“Sen aklını mı kaçırdın? Benim anahtarım neden dönmüyor, ne yaptın bu kapıya?”
Mehmet’in sesi telefonda neredeyse çığlığa dönüşmüştü. Soluk soluğaydı; merdiven boşluğunda öfkeyle attığı adımların yankısı, telefonun hoparlöründen bile duyuluyordu.
Ayşe, antrede, sırtını yeni taktırdığı çelik kapının serin yüzeyine dayamış duruyordu. Kapının öbür tarafında, ondan yalnızca birkaç karış ötede eski kocası köpürüp duruyordu. Kapı dürbününden onun siluetini seçebiliyordu: yüzü kıpkırmızı kesilmiş, montunun önü açık, bir yandan kapı kolunu hırsla çekiştiriyor, bir yandan da omzuyla kapıya yükleniyordu.
“Çünkü kilitleri değiştirdim, Mehmet,” dedi Ayşe, şaşılacak kadar sakin bir sesle. Gözleri, sürgülü dolabın aynasında kendi yansımasına takılmıştı. “Bu sabah usta geldi. Sağlam, güvenlikli bir mekanizma taktı.”
“Ne saçmalıyorsun sen? Ne kilidi?” Kapının dışından boğuk bir darbe sesi geldi; belli ki Mehmet metal kapıya botuyla vurmuştu. “Derhal aç şu kapıyı! Balkondaki kış lastiklerimi almam lazım, bir de takım çantam var. Zaten birkaç parça eşyamı da götürecektim.”

“Eşyaların hazır,” diye karşılık verdi Ayşe. Bakışını ayakkabılığın yanına düzenli biçimde dizdiği dört büyük ekose çantaya çevirdi. “Lastiklerini de balkondan indirip koridora koydum. Alet çantaların burada. Bir nakliye aracı çağır, hepsini aşağıya indiririm. İstersen sen yukarı çıkıp alırsın ama bu eve artık adım atmayacaksın.”
“Sen gerçekten hastasın!” diye kükredi Mehmet; sesi hem telefondan hem de kapının ötesinden aynı anda yükseldi. “Bu ev benim de evim! On beş yıl burada yaşadım ben! Tadilatını ben yaptım! Şu antreden geçtiğin fayansları kendi ellerimle döşedim!”
Ayşe’nin dudaklarının kenarında acı bir gülümseme belirdi. Erkeklerin işlerine gelen ayrıntıları nasıl da titizlikle hatırladıklarına hâlâ şaşıyordu. Bu daire, Mehmet’le tanışmadan çok önce, teyzesinden ona miras kalmıştı. Tapu yalnızca Ayşe’nin üzerindeydi. Mehmet’in her fırsatta övünerek anlattığı o meşhur “tadilat” ise, antreye fayans döşemesinden ibaretti; onu da yaparken malzemenin yarısını ziyan etmiş, yeni takılan süpürgeliği tutkalla mahvetmişti. Duvar kâğıtlarını ustalar yapıştırmış, laminat parkeleri işçiler sermiş, banyodaki tesisatı da ayrı bir ekip yenilemişti. Üstelik bütün masraf Ayşe’nin yıllarca biriktirdiği parayla karşılanmıştı. Mehmet o dönem yine bitmeyen “kendini bulma” arayışındaydı; düzenli bir işi yoktu, sağdan soldan çıkan geçici işlerle oyalanıyordu.
“Mehmet, kapıya vurmayı bırak. Komşuları korkutuyorsun,” dedi Ayşe, yüzüne düşen saç tutamını düzelterek. “Kâğıt üzerinde bu ev benim mülküm. Boşanmamız resmen sonuçlandı. Nüfus kayıtları değişti, mahkeme kararı kesinleşti. Zaten burada ikametin de hiçbir zaman olmadı; çünkü annenin evinden kaydını aldırmak istemedin, faturalarla ilgili birtakım indirimlerden yararlanıyordun ya. Yani bu daire üzerinde, apartmanın bahçesini süpüren görevli kadar hakkın var.”
Kapının öte yanında ağır bir sessizlik oluştu. Kalın çelik kapının ardından Mehmet’in burnundan soluduğunu duyabiliyordu.
Ayrılıkları kısa sürede olup biten bir şey değildi; uzun, yıpratıcı, insanın içini kemiren bir süreç olmuştu. Mehmet belirsizliğe gitmemişti; kendisini “anlayan, hafif, dertsiz” bulduğu Elif’in yanına gitmişti. Elif, Mehmet’in akşamları sözde stres atmak için gitmeye başladığı spor salonunda danışma görevlisi olarak çalışıyordu. Yirmi beş yaşındaydı; Mehmet’in komik olmayan şakalarına zil gibi kahkahalar atıyor, iri iri açılmış gözleriyle ona aşağıdan yukarı hayran hayran bakıyordu. Ayşe ise kırk iki yaşında, kocasının yüzüne hiçbir hayale kapılmadan dosdoğru bakıyor; aile bütçesine katkı sağlamasını, ev işlerinde en azından temel bir sorumluluk almasını istiyordu. Böyle olunca, Mehmet’in terazisinde elbette kaybeden taraf Ayşe olmuştu.
Mehmet ilk valizini topladığı akşam burnu havadaydı. Hayatın bir kere yaşandığından, gündelik düzenin içinde boğulduğundan, ona kanat açtıracak bir esine ve heyecana ihtiyaç duyduğundan söz edip durmuştu. Ayşe tek damla gözyaşı dökmemişti. Pencerenin yanında kollarını göğsünde kavuşturmuş, onun her sabah kendi ütülediği pahalı gömlekleri nasıl özensizce çantaya tıkıştırdığını sessizce izlemişti.
Ayşe, onun gidişiyle her şeyin biteceğini sanmıştı. Fakat Mehmet’in niyeti bambaşkaydı. Yeni ilham perisinin yanındaki kiralık eve taşındıktan sonra bile Ayşe’nin evini ücretsiz depo, çamaşırhane ve uğrak yeri gibi kullanmayı sürdürdü. Cumartesi sabahı hiçbir şey olmamış gibi anahtarıyla kapıyı açıp içeri dalabiliyor, ayakkabılarıyla mutfağa geçiyor, kahve hazırlayıp içiyor, buzdolabını karıştırıyor, balıkçılık takımlarını alıp çıkıyor ve masanın üzerinde kirli bir fincan bırakmayı da ihmal etmiyordu.
Başlarda Ayşe buna katlandı. Bunu, yıllarca süren evliliğin bıraktığı alışkanlıkların ataleti saydı. Konuşmayı denedi, en azından geleceği zaman önceden haber vermesini istedi.
