— Teyzeciğim, sizi kapıya kadar uğurlayayım mı? — diye iğneledi satış görevlisi, beni baştan aşağı süzerken. — Burası emeklilerin oyalanacağı bir yer değil. Belki pazara baksanız daha uygun olur.
Elbise vitrinlerinin önünde duruyordum. Çantam elimdeydi, ceketim omzumdan sarkıyordu. Tezgâhın arkasındaki genç kadın bana, sanki salatasının içinde böcek görmüş gibi bakıyordu.
— Sadece bakıyorum, — dedim sesimi hiç yükseltmeden.
— Tabii tabii, sadece bakıyorsunuz, — diye burnundan güldü. — Sizin gibileri biliriz. Sonra bütün ürünleri denersiniz, kırıştırırsınız, en sonunda da hiçbir şey almadan çıkıp gidersiniz. Burası butik, anlıyor musunuz? İkinci el dükkânı değil.
Gençti; en fazla yirmi sekiz yaşlarında olmalıydı. Üzerine yapışan siyah bir elbise giymiş, tırnaklarını göz alıcı bir renge boyatmıştı. Yüzünde de insanı uzaklaştıran o kendini beğenmiş ifade vardı. Göğsündeki isimlikte “Merve” yazıyordu.

İçimden kısacık bir düşünce geçti: Bu kız, bir ay önce bu butiği, içinde bulunduğu bina ile birlikte satın aldığımı bilmiyordu. Şu anda da farkında olmadan kendi patronuna kaba davranıyordu.
Elbiselerin asılı olduğu bölümü işaret ederek sordum:
— Yeni gelen modellere bakabilir miyim?
— Yeni modeller mi? — Merve askıların arasında ağır ağır dolaşıp birkaçını düzeltti. — Teyze, emin misiniz? Bunların hepsi pahalı. Hem de epey pahalı. İsterseniz indirimli ürünlerin olduğu tarafa geçin. Orada daha sade, size daha uygun şeyler vardır.
Biraz yaklaşıp mavi bir elbiseyi elime aldım. Kumaşı yumuşacıktı; ipek gibi kayıyordu. Kesimi klasik, dikişleri temizdi. Gerçekten kaliteli bir parçaydı.
— Bunun fiyatı nedir? — diye sordum.
Merve etikete baktı, dudaklarının kenarı alayla kıvrıldı.
— Yirmi dört bin lira, — dedi kelimeleri uzata uzata. — Ama bence bakmanız bile gereksiz. Açıkçası sizin bütçenizi aşar.
Cevap vermedim. Elbiseyi elimde tuttum; dikiş yerlerini inceledim, astarına baktım, işçiliğini kontrol ettim. Fiyatını hak ediyordu. Hatta benzer kalitedeki ürünlere göre daha bile makul sayılabilirdi.
— Denemek istiyorum, — dedim.
— Ciddi misiniz? — Merve kaşını kaldırdı. — Kirletirseniz ya da bir yerini yırtarsanız satın almak zorunda kalacağınızı biliyorsunuz, değil mi? Bizim kuralımız böyle. Yirmi dört bin lira öyle kolay silinip geçilecek bir tutar değil.
— Biliyorum, — diyerek başımı salladım.
— Peki, siz bilirsiniz, — dedi omuz silkerek. — Ama almayacaksanız baştan söyleyin. Vaktimi boşuna harcamayın. Az sonra yemek molam var.
Elbiseyi askısından çıkardı ve bana öyle özensiz uzattı ki, sanki değerli bir kumaş değil de yer bezi veriyordu.
— Kabin şurada, — diyerek köşeyi gösterdi. — Fermuarına da dikkat edin. İtalyan işidir, hassastır.
Elbiseyi alıp deneme kabinine geçtim. Kapıyı kapattım, üzerimdekileri çıkarıp mavi elbiseyi giydim. Üzerime şaşırtıcı derecede güzel oturdu. Rengi gözlerimi belirginleştiriyor, kesimi bedenimde saklanması gereken yerleri zarifçe toparlıyor, boyu da tam olması gerektiği yerde bitiyordu. Aynanın karşısında hafifçe döndüm. Evet, güzel bir elbiseydi. Sağlam, özenli, parasını hak eden türden.
Kabinden çıktığımda Merve tezgâhın arkasına kurulmuş, bir dergi karıştırıyor ve sakız çiğniyordu. Başını kaldırma zahmetine bile girmedi.
— Nasıl olmuş? — diye sordum.
Dergiden isteksizce gözlerini ayırdı, beni şöyle bir süzdü.
— Aslında fena değil, — dedi yayvan bir sesle. — Yaşınıza göre idare eder. Gerçi yaka kısmı biraz fazla açık kalmış. Dürüst olayım, elli yaşından sonra insanın kendini bu kadar göstermesine gerek yok. Boyundaki kırışıklıklar pek hoş durmuyor, bilirsiniz.
Ben elli dört yaşındayım. Evet, kırışıklarım var. Ama onlardan utanmıyorum. Hepsini yaşayarak kazandım. Her çizgi; yılların emeği, tecrübesi, ayakta kalma mücadelesi demekti.
— Bunu alıyorum, — dedim.
Merve dergiyi kenara bıraktı, birden doğruldu.
— Gerçekten mi? — Sesindeki şaşkınlığı saklamaya çalışmadı bile. — Fiyatını anladığınızdan emin misiniz?
— Yirmi dört bin lira, — diye tekrarladım. — Evet, biliyorum.
Satış görevlisi yerinden kalktı, bana biraz daha yaklaştı. Bu kez gözlerinde alayla karışık yeni bir merak vardı.
— Hımm, — diye mırıldandı. — Peki nasıl ödeyeceksiniz? Emekli maaşınızı taksit taksit mi bırakacaksınız? Yoksa torunlar aralarında para mı topladı?
Çantamdan kartımı çıkardım ve tezgâhın üzerine koydum.
— Bu kartla.
Merve kartı aldı, parmaklarının arasında çevirdi. Siyah rengini, üzerindeki özel bankacılık amblemini görünce kısa bir kahkaha gibi bir ses çıkardı.
— Aaa, siyah kartmış, — dedi alayını gizlemeye hiç uğraşmadan. — Demek zengin bir koca buldunuz. Ya da yaşlı, paralı bir bey yardım ediyordur.
Cümlenin sonunu özellikle uzattı; yüzündeki küçümseyen gülümseme, daha da çirkin bir söz söylemeye hazırlandığını açıkça belli ediyordu.
