“Bu daire benim. Ve ben artık…” dedi, sesini yükseltmemek için kendini zorlayarak kararlı bir sınır çizdi

Hikâyeler
Bu haksızlık, evime sızan acı bir utanç.

— Dairemden çıkın dedim, — diye yineledi Elif; bu kez sesi daha gürdü, taş gibi sertleşmişti. — Hemen. Eşyalarınızı toplayın ve gidin.

Ardından çöken sessizlik öyle yoğundu ki, sanki kulakları sağır ediyordu. Fatma Hanım’ın yüzündeki renk çekildi. Hasan Bey ne olduğunu anlayamamış gibi gözlerini kırpıştırdı. Mert ise ağzı aralık, olup biteni kavrayamayan biri gibi öylece kalakaldı.

— Bunu yapamazsın… — diye kekeledi Fatma Hanım, hâlâ inanmak istemeyerek.

— Yapabilirim, — dedi Elif, gözlerini onun gözlerinden kaçırmadan. — Çünkü burası benim evim. Benim mülküm. Ve bundan sonra burada kimsenin bana emir vermesine izin vermeyeceğim.

Bunu söyledikten sonra kararlı adımlarla salona yöneldi. Kayınvalidesiyle kayınpederinin kaldığı yerdeki eşyaları toplamaya başladı. Her saniye uzayıp sonsuzlaşıyor gibiydi, ama ellerini durdurmadı.

— Elif, bırak şunu! — Mert, çevresinde olup biteni anlayamayan küçük bir çocuk telaşıyla koluna yapıştı. — Annemle babama bunu yapamazsın!

Elif kolunu sertçe çekip kurtardı. İçinde kopan fırtınayı dışarı salmamak için dişlerini sıktı.

— Yapıyorum işte, — dedi alçak ama keskin bir sesle. — Eğer sen de buna karşıysan, onlarla birlikte gidebilirsin.

— Ne demek bu? — Mert bir adım geri çekildi. — Beni de mi kapının önüne koyuyorsun?

— Hayır, — Elif başını iki yana salladı. — Sana bir tercih hakkı veriyorum. Ya burada benimle kalır ve benim sınırlarımı kabul edersin ya da annenle babanla birlikte çıkıp gidersin.

— Nankör! — diye bağırdı Fatma Hanım; dudaklarını kırgınlıkla büzmüştü. — Biz sana ne iyilikler ettik, sen kalkıp…

— Eşyalarınız hazır sayılır, — diye sözünü kesti Elif. — Bu evden çıkmanız için beş dakikanız var.

Fatma Hanım gözlerini kıstı, dudaklarının kenarında alaycı bir ifade belirdi.

— Çıkmazsak ne olacakmış?

Elif’in yüzünde tek bir kas bile oynamadı.

— Polisi ararım, — dedi sakinlikle. — Emin olun, iznim olmadan evimde kalmanızla ilgili şikâyette bulunacak kadar kararlıyım.

— Mert! — Fatma Hanım bu kez tiz bir çığlık attı, oğlunun eline sarıldı. — Bir şey söylesene, bir şey yap!

Ama Mert yerinden kıpırdayamadı. Kök salmış gibi ortada durmuş, bir karısına bir anne babasına bakıyordu. Bakışlarında açık bir panik vardı. Hayatında ilk kez böyle bir seçimin tam ortasında kalmıştı.

Elif bileğine baktı.

— Süreniz başladı, — dedi. Sesinde artık az önceki yorgunluk yoktu; onun yerine keskin, sarsılmaz bir kararlılık yerleşmişti.

Fatma Hanım ağzını açtı, belli ki yine karşılık verecekti. Fakat Hasan Bey aniden elini tuttu. Sesi kısık çıkmıştı, ama bu kez içinde beklenmedik bir kesinlik vardı.

— Gidelim Fatma, — dedi. — Burada istenmediğimiz belli.

— Ne demek istenmiyoruz? — Fatma Hanım’ın yüzü öfkeden bozuldu. — İnsan akrabasına böyle mi davranır? Mert, sen de bir şey desene!

Mert ağırlığını bir ayağından öbürüne verdi. Sanki kaçacak bir yön arıyor, ama hiçbir yol bulamıyordu. Elif’in gözlerine bakmaktan özellikle kaçınıyordu; bu, Elif’in içine daha kötü bir his düşürdü. Yine de artık geri adım atamazdı.

— Elif, belki bu kadar sert davranmasak… — dedi Mert güçlükle. — Oturup konuşsak…

— Konuşulacak bir şey kalmadı, — diye karşılık verdi Elif. Sesi öyle sağlamdı ki, sanki evin duvarları bile onun arkasında durmuştu. — Kararımı verdim.

Fatma Hanım ile Hasan Bey, rengi solmuş iki kırık ayna gibi, tek kelime etmeden eşyalarını toparladılar. Poşetler, çantalar, aceleyle katlanan giysiler… Her hareketleri mutfağa ve salona ağır bir utanç duygusu yayıyordu. Sonunda kapıya yöneldiler.

Eşiğe geldiklerinde Fatma Hanım bir kez daha arkasına döndü. Gözleri yaşla parlıyordu; yine de bakışlarında hâlâ oğlundan gelecek bir kurtuluş umudu vardı.

— Mert’im, bizi burada bırakmayacaksın, değil mi?

Mert olduğu yerde çakılı kaldı. Omuzları çökmüş, ellerini çaresizlikle iki yana açmıştı.

— Anne, ben… Elif’le konuşmaya çalışacağım. Belki sakinleşir.

Şükrüye'nin Penceresinden