“Benimle alay mı ediyorsun sen?! İki ayrı işte canım çıkana kadar çalışıyorum, yine de senin aylak akrabalarının yükü benim sırtıma biniyor!” diye haykırdı Ayşe

Hikâyeler
Bu haksız, yıpratıcı hayat insanı tüketiyor.

— Benimle alay mı ediyorsun sen?! İki ayrı işte canım çıkana kadar çalışıyorum, yine de senin aylak akrabalarının yükü benim sırtıma biniyor! — diye haykırdı Ayşe.

Uzun ve yorucu bir günün ardından kendini bitkin halde kanepeye bıraktı. Parmak uçlarıyla şakaklarını ovuyor, başındaki zonklamayı dindirmeye çalışıyordu. Önce sigorta şirketinde sekiz saat mesai, ardından tanıdık bir esnafın muhasebe kayıtları için dört saat daha… Üç yıldır hayatı böyle geçiyordu. Evde derin bir sessizlik vardı; yalnızca mutfaktaki buzdolabının tekdüze uğultusu duyuluyordu.

Derken dış kapı sertçe kapandı. Mehmet gelmişti. Ayşe başını kaldırmadı bile; şakaklarını ovuşturmaya devam etti. Mehmet doğruca mutfağa geçti, tabak çanak sesleri duyulmaya başladı.

— Ayşe, yemek yiyecek misin? — diye seslendi mutfaktan.

— İştahım yok, — dedi Ayşe, gözlerini açmadan.

Yedi yıllık evliydiler. Başlangıçta umutlarla, güzel sözlerle kurulan o yuva, zamanla bitmeyen tartışmaların ve suskunlukların içine sıkışıp kalmıştı. Ayşe, düğün günlerini hatırladı. O gün ne kadar mutluydular. Mehmet, ona her zaman arka çıkacağına, onu koruyup kollayacağına söz vermişti. Peki şimdi o sözlerin hangisi kalmıştı?

Bu daire Ayşe’ye evlenmeden önce anneannesinden miras kalmıştı. İki odalıydı, güzel bir semtteydi, pencereleri parka bakıyordu. Ayşe bu evi gözü gibi sakınırdı; hayatında gerçekten güvenebildiği tek şey burasıydı.

Sigorta şirketindeki maaşı düzenliydi ama öyle bolluk içinde yaşatacak kadar yüksek değildi. Bu yüzden akşamları ek iş almak zorunda kalıyordu.

Mehmet elinde bir tabak makarnayla salona girdi.

— Yine geç saate kadar mı çalıştın? — diye sordu, karşısındaki koltuğa otururken.

— Başka çarem mi var? Biliyorsun, tadilat için para biriktiriyoruz. Bir de artık doğru dürüst bir tatil yapabilsek fena olmaz. Her yıl annenin yanındaki o yazlık köşeye gitmekten başka bir şey görmüyoruz.

Annesinin adı geçince Mehmet’in yüzü gerildi. Emine başlı başına ayrı bir meseleydi. Kayınvalidesi sık sık onlara uğrar, her gelişinde hastalıklarından ve parasızlığından yakınırdı. Bu ziyaretlerin sonu da hiç değişmezdi: Mehmet mutlaka annesinin avucuna para sıkıştırırdı.

— Bu arada annem yarın geliyor, — dedi Mehmet, sıradan bir şey söylüyormuş gibi.

Ayşe gözlerini bir anda açtı.

— Yine mi? Daha iki hafta önce buradaydı!

— Ne yapayım? Tansiyonu yine oynamış. Doktora görünmek istiyormuş.

— Kendi yaşadığı yerde de doktora gidebilir, — diye homurdandı Ayşe.

Mehmet tabağı sinirle sehpanın üzerine bıraktı.

— Ayşe, o benim annem! Biraz anlayış göstermek bu kadar mı zor?

Anlayış… Ayşe acı acı gülümsedi. Yedi yıl içinde Mehmet beş kez iş değiştirmişti. Birinde patron kötüydü, ötekinde çalışma arkadaşları çekilmezdi, bir başkasında maaş azdı. Şimdi bir otomobil galerisinde satış danışmanı olarak çalışıyordu; fakat oradan da şikâyet etmeye başlamıştı bile.

Tam o sırada Mehmet’in telefonu çaldı. Ekrana baktı, sonra hızla koridora çıktı. Ayşe kimin aradığını anlamıştı: Mehmet’in kız kardeşi Fatma. O da ayrı bir dertti. Otuz iki yaşında, iki çocuğu vardı; çocukların babaları da farklıydı. Borçları, kredileri hiç eksik olmazdı. Çözümüyse hep aynıydı: ağabeyini aramak.

Mehmet bir süre sonra mahcup bir yüzle salona döndü. Ayşe’nin anlaması için tek kelime etmesine gerek yoktu.

— Ne kadar? — diye sordu yorgun bir sesle.

— Ayşe, hemen böyle bakma meseleye… Fatma gerçekten zor durumda. Çocuklar okula başlayacak, eski eşi de nafakayı geciktirmiş.

— Ne kadar, Mehmet?

— Yedi bin lira. Ama bir ay içinde geri vereceğine söz verdi!

Ayşe kanepeden fırladı. Öfkeden elleri titriyordu.

— Bir ay içinde mi? Geçen sefer söylediği gibi mi? Ya ondan öncekiler?

Şükrüye'nin Penceresinden