— Mehmet, ben buna daha ne kadar dayanacağım?
— Ayşe, sakin ol biraz. O da bizim ailemizden.
— Aile mi? — Ayşe’nin sesi kırıldı. — Peki ben neyim? İki ayrı işte çalışıyorum, kuruş kuruş para biriktirmeye uğraşıyorum. Senin kardeşin ise çalışmadan oturup bizim paramızla geçinebileceğini sanıyor.
— Fatma çalışıyor! — diye atıldı Mehmet, kardeşini savunmaya çalışarak.
— Nerede çalışıyor? Ne işi bu? Yarım gün mağazada durmak mı? Mehmet, Fatma’nın eli ayağı tutuyor. Gitsin, doğru düzgün çalışıp kazansın.
Mehmet’in yüzü asıldı.
— Sen anlamıyorsun. Fatma’nın çocukları var…
— Memlekette çocuk büyüten bir tek o mu? Çocuğu olan herkes başkasının cebine mi bakmalı?
Ayşe o anda geçen ayı hatırladı. Mehmet yine “emanet” diye Fatma’ya beş bin lira vermişti. Ondan önce de annesine üç bin beş yüz lira gitmişti. Ayşe zihninden hesap yapmaya başladı; son bir yıl içinde Mehmet’in akrabaları onlardan yetmiş bin liradan fazla para almıştı. Üstelik tek kuruşu geri dönmemişti.
Ertesi gün, Mehmet’in söylediği gibi Emine geldi. “Tansiyonum oynuyor” diye yakınan kadının hâli hiç de hasta birine benzemiyordu. Yanakları pembe pembe, üstünde yeni bir elbise, saçları da kuaförden yeni çıkmış gibiydi.
— Ayşe, ne kadar zayıflamışsın kızım! — dedi içeri girer girmez. — Kendine hiç bakmıyorsun.
Ayşe cevap vermedi. Sessizce sofrayı hazırladı. Emine ise yerine kurulup her zamanki dertlerini sıralamaya başladı.
— Ah evladım, hayat ne kadar zorlaştı. Her şey ateş pahası, emekli maaşı da yetmiyor. Bazen diyorum, acaba ufak tefek bir işe mi girsem…
Mehmet hemen lafa karıştı:
— Anne, olur mu öyle şey? Bu yaştan sonra ne işi? Biz yardım ederiz.
Ayşe çaydanlığı masaya sertçe bıraktı. Hem Mehmet hem de Emine şaşkınlıkla ona döndü.
— Neyle yardım edeceğiz Mehmet? — dedi Ayşe buz gibi bir sesle. — Biz kendi geçimimizi bile zor döndürüyoruz.
— Ayşe! — diye çıkıştı Mehmet.
— Ne “Ayşe”si? Emine Hanım, kusura bakmayın ama biz ay sonunu zor getiriyoruz. Bir kenara azıcık para koyabilelim diye iki işte çalışıyorum.
Emine dudaklarını ince bir çizgi hâline getirdi.
— Bizim zamanımızda kadınlar kocalarına saygı duyardı. Önce aile gelirdi.
— Sizin zamanınızda erkekler de evini geçindirirdi, — diye karşılık verdi Ayşe. — Karısının sırtına yük olmazdı.
Mehmet’in yüzü kıpkırmızı kesildi.
— Ayşe, sen kendini ne sanıyorsun?
— Sadece gerçeği söylüyorum. Mehmet, bir yıl içinde üç kere iş değiştirdin. Üstelik her defasında kendi isteğinle bıraktın.
— Öyle olmadı! — diye savunmaya geçti Mehmet.
— Pardon, haklısın. Son işinden kendi isteğinle ayrılmadın; işe gitmediğin için kovuldun.
Emine ellerini birbirine vurdu.
— Mehmet, bu kadın senin hakkında neler söylüyor böyle?
— Anne, Ayşe abartıyor…
— Abartıyor muyum? — Ayşe dolaba gidip faturaların bulunduğu dosyayı çıkardı. — Son altı ayın makbuzları burada. Hepsi benim kartımdan ödenmiş. Bu da ortak hesabımızın dökümü. Mehmet bir yılda oraya on dört bin lira yatırmış. Sadece on dört bin. Koskoca bir yılda!
Emine bir süre kâğıtlara sessizce baktı. Sonra gelinine döndü.
— Ama Mehmet ev işlerinde sana yardım ediyordur…
Ayşe acı ve keskin bir kahkaha attı.
— Yardım mı? Emine Hanım, oğlunuz en son ne zaman akşam yemeği yaptı? Ne zaman çamaşır yıkadı? Ne zaman evi süpürüp temizledi?
O akşam Emine gittikten sonra evin üzerine ağır, boğucu bir sessizlik çöktü.
