“Bu iş burada bitti” dedi Murat, eşyalarını toparlayıp gitmesini emrederek

Hikâyeler
Evde süregelen müdahale adaletsiz ve acımasız.

— Bu iş burada bitti. Ne eşyan varsa toparla; annem akrabalarla birlikte yılbaşına kadar buraya yerleşecek. Üstelik içlerinden hiçbiri seni istemiyor.

Daire, Zeynep’e anne babasından kalmıştı. Eski, tuğla bir apartmanın dördüncü katında bulunan iki odalı, sessiz sakin bir evdi. Pencereleri, kavak ağaçlarının gölgelediği ve birkaç bankın dizildiği iç avluya bakardı. Anne babası giderken her şeyi yerli yerinde bırakmış, altı ay sonra da evin mülkiyeti resmen Zeynep’e geçmişti.

Gerekli bütün işlemleri yaptırmış, tapuyu kendi adına almıştı. Önceleri bu düşünce ona yabancı gelmişti; fakat zamanla, buranın artık gerçekten kendi yuvası olduğunu kabullenmeye başlamıştı.

Murat’la, miras meselesinden yaklaşık bir yıl sonra evlendiler. Düğünleri gösterişsizdi; gereksiz kalabalık çağrılmamış, sade bir nikâhla yetinilmişti. Murat, Zeynep’in evine taşındı. Şehrin dış tarafındaki tek odalı dairesini sattı, eline geçen parayı da bankada vadeli hesaba yatırdı.

Hayatları gürültüsüz patırtısız akıp gidiyordu. Büyük sevinçleri yoktu belki ama ciddi kavgaları da olmuyordu. Murat bir inşaat firmasında çalışıyor, çoğu akşam eve geç dönüyordu. Zeynep ise küçük bir şirketin muhasebe bölümündeydi; işten daha erken çıkar, eve gelip yemeği hazırlardı.

Evliliklerinin ilk ayları huzurlu geçti. Murat ev düzenine karışmadı, eşinin kurduğu düzene müdahale etmeye kalkmadı. Zeynep de daireyi alıştığı gibi korudu: duvarda anne babasının fotoğrafları duruyor, eski vitrin içindeki tabak çanakla birlikte yerinde kalıyordu. Murat bunların hiçbirine itiraz etmedi.

Ne var ki zaman geçtikçe kayınvalidesi eve daha sık uğramaya başladı. Emine haftada bir mutlaka gelir, kimi zaman bu ziyaretleri daha da artırırdı. Elinde yiyecek dolu poşetlerle çıkar gelir, çoğu kez zile bile basmadan içeri girer, ardından da evi baştan sona dikkatli ve sorgulayan bakışlarla süzerdi. Zeynep nezaketini bozmamaya çalışır; çay koyar, onu sofraya buyur eder, verdiği öğütleri sessizce dinlerdi.

— Birinin artık oğlunu da düşünmesi gerekiyor, — dedi bir gün Emine, salonu incelerken. — Murat bu soğuk evde perişan oluyor. Şuraya perde takılsa, duvarlara da biraz daha iç açıcı bir kâğıt yapılsa fena mı olur?

Zeynep cevap vermedi. Bu ev onundu; anne babasından kalan hatıralarla birlikte onundu. Duvar kâğıdı değiştirmek, perdeleri söküp yenilemek ya da evin ruhunu baştan aşağı bozmak gibi bir niyeti yoktu. Yine de tartışma çıkarmak istemedi. Başını hafifçe sallayıp susmak daha kolaydı.

Emine, poşetinden bir kavanoz reçel çıkarırken söylenmeyi sürdürdü:

— Her şey hazır önüne konmuş, anne babasından koca ev kalmış ama insan gibi yuva kurmayı beceremiyor. Murat gece gündüz çalışıyor; eve geldiğinde karşılaştığı şey soğukluk, boşluk.

Zeynep masanın altında ellerini yumruk yaptı. Buna rağmen sesini yükseltmeden konuştu:

— Murat bana hiçbir şeyden şikâyet etmedi.

Kayınvalidesi derin bir iç çekti.

— Murat öyle kolay kolay yakınmaz, huyu böyledir. Ama bir anne, evladının iyi olmadığını yüzünden anlar.

Evlat. Murat otuz iki yaşındaydı; fakat Emine’nin gözünde hâlâ korunmaya muhtaç küçük oğluydu. Zeynep bu tür sözleri duymamayı zaman içinde öğrenmişti. Dinliyor, başını sallıyor, sonra da kendi işine dönüyordu.

Murat ise annesinin evin havasını yavaş yavaş nasıl ağırlaştırdığının farkında bile değildi. Hatta Emine geldiğinde memnun oluyordu. İlgi görmek, yemeğinin düşünülmesi, üzerine titrenmesi hoşuna gidiyordu; çocukken yeterince tadamadığı şeylerdi bunlar. Babası erken yaşta evi terk etmiş, annesi onu tek başına büyütmüştü. İki ayrı işte çalıştığından, küçük Murat çoğu zaman komşuların yanında kalmıştı.

Şimdi Emine, geçmişte eksik bıraktığı ne varsa telafi etmeye çalışıyor gibiydi. Her akşam oğlunu arıyor, nasıl olduğunu soruyor, ona öğütler veriyordu. Zeynep bazen telefon konuşmalarından yarım yamalak cümleler işitirdi:

— Anne, her şey yolunda, merak etme.

— Murat, ben yalnızca seni düşünüyorum, biliyorsun.

— Biliyorum anne, anladım.

Zeynep araya girmezdi. Her insanın anne babasıyla kurduğu bağ kendine özeldi. Ona göre önemli olan tek şey, bu bağların evliliğin sınırlarını aşmamasıydı.

Sonbahar bütün ağırlığıyla çökmüştü. Havalar serinlemiş, yağmur neredeyse gün aşırı yağar olmuştu. Zeynep dolaptan kalın giysileri çıkardı, yazlık örtüleri kaldırıp yerlerine kışlıkları serdi, pencere pervazlarına küçük mumlar yerleştirdi. Bunlar küçücük ayrıntılardı ama evi sıcak ve yaşanmış kılıyordu.

Aralık ayı yaklaşırken Zeynep’in aklı yılbaşındaydı. Evde küçük, samimi bir akşam hazırlamayı istiyordu. Birkaç yakın arkadaşını çağıracak, daireyi sade süslerle donatacak, kalabalıktan uzak ama içten bir gece geçireceklerdi. Büyük bir telaşa, gösterişe gerek yoktu; sevdiği insanların yanında olması yeterdi.

Tam o günlerde Murat’ın hali değişmeye başladı. Eve geldiğinde eskisinden daha dalgın oluyor, çoğu zaman tek kelime etmeden telefonunun ekranına bakıp duruyordu. Zeynep birkaç kez bir sorun olup olmadığını sordu; fakat kocası her defasında elini sallayıp geçiştirdi.

— Bir şey yok, sadece yorgunum.

Bir akşam yemek yerlerken Murat sonunda konuyu açtı. Sesi sıradan çıkmaya çalışıyordu ama yüzündeki gerginlik saklanacak gibi değildi.

— Annemler yılbaşını şehirde geçirmek istiyor. Kalacak yerleri yok. Biz de zaten iki kişiyiz; bizde kalabilirler.

Zeynep tabağından başını kaldırdı. Elindeki çatal havada asılı kaldı.

— Annemler derken? Kaç kişiden söz ediyorsun?

Murat omuz silkti; gözlerini tabağından ayırmadı.

— İşte annem, Fatma teyze, yeğenim Kerem ve Elif. Toplasan altı kişi falan olur, daha fazla değil.

— Altı kişi mi? İki odalı bir dairede?

— Uzun süre kalmayacaklar. Sadece 31 Aralık’tan 2 Ocak’a kadar. Bunda büyütülecek ne var?

Zeynep çatalını usulca tabağın kenarına bıraktı.

— Murat, burası benim dairem.

Şükrüye'nin Penceresinden