Ben tek kelime etmeden fişlerin durduğu çekmeceye yürüdüm. Parmaklarım eski zarfların, katlanmış faturaların arasında aradığını hemen buldu. İnce, buruşmuş kâğıdı çıkarıp onun market fişinin yanına bıraktım.
Bin dört yüz elli lira. Akaryakıt. Depo ağzına kadar doldurulmuş.
Mehmet kaşlarını çattı.
“Bu da ne şimdi?”
“Benzin fişi,” dedim. “Senin. Daha iki gün önceki.”
“E ne olmuş? İşe arabayla gidip geliyorum ben!”
“İş yerin buradan yedi kilometre. Dolu depo altı yüz kilometreden fazla götürür; sana üç hafta yeter. Ama sen her hafta depoyu dolduruyorsun. Ayda dört kere. Demek ki başka yerlere de gidiyorsun. Göl kenarına, Ali’ye, balığa… Bin dört yüz elli çarpı dört, ayda beş bin sekiz yüz lira eder. Sadece benzin. Ama benim yüz liralık şampuanım fazla geliyor.”
Yüzü kızardı. Utançtan değildi bu; Mehmet utanınca gözlerini kaçırırdı. Şimdi ise tam karşıma bakıyordu. Kızıllık boynundan başlayıp alnına doğru yayıldı, yüzü koyu bir renge büründü. Şakağındaki damar ince ince atmaya başladı.
“Ben kazanıyorum!” diye bağırdı, sesi bir anda yükselmişti. “Kazandığım parayı harcamaya hakkım var!”
“SEN ayda otuz bin lira kazanıyorsun,” dedim. “Benim maaşım on üç bin beş yüz. Bunun sekiz bini senin kredine gidiyor. Bana kalan beş bin beş yüz. Sen eve ‘aile parası’ diye üç bin beş yüz lira bırakıyorsun. Bin yedi yüz elli lirayı annemin ilaçlarına ayırıyorum. Kendime kalan ne biliyor musun? Sıfır. Tek kuruş yok, Mehmet. Tam sekiz yıldır böyle.”
Cevap vermedi. Koridora doğru yürüdü ve kapıyı öyle bir çarptı ki raftaki fotoğraf çerçevesi yere düştü. Camı tuzla buz olmadı ama ortasından çatladı. Düğün fotoğrafımızdı. 1998 yılı. Ben yirmi dört yaşındaydım, o yirmi altı. İkimiz de gülümsüyorduk. Daha hiçbir şey bilmiyorduk.
Çerçeveyi yerden aldım, tozunu silip yeniden yerine koydum. Çatlak çizgi tam aramızdan geçmişti; o solda kalmıştı, ben sağda.
Mutfağa döndüm. Yeşil kapaklı defteri açtım.
“Şubat. Şampuan: 100 TL. Mehmet’in benzini: 1.450 TL. Fark: on dört buçuk kat. Kavga: benim 100 liram yüzünden.”
Kalemi öyle sıkıyordum ki parmak eklemlerim bembeyaz kesilmişti. Yine de yazım bozulmadı. Otuz yıllık alışkanlık kolay kolay dağılmıyordu.
Akşam Elif aradı. Ankara’da yaşıyordu; iç mimar olarak çalışıyordu. Yirmi altı yaşındaydı, kirada oturuyordu ve parasını kendi kazanıyordu.
“Anne, sesin niye böyle durgun?”
“Yorgunum kızım. İş yerinde biraz yoğunluk vardı.”
“Yine babam mı? Para meselesi mi?”
Gözlüğümü düzelttim. Camları kirli değildi ama bu hareket bende refleks olmuştu; ne zaman gerilsem sapını burnumun üzerinden yukarı iterdim.
“Yok, yok. Her şey yolunda.”
“Anne,” dedi. “Ben anlıyorum.”
Hep anlardı zaten. Daha lise çağındayken bile benim saçımı lavabonun başında kendi kendime kestiğimi, babasının ise iki haftada bir eve yeni olta takımlarıyla geldiğini fark ederdi.
“Sonra konuşuruz,” dedim ve telefonu kapattım.
Mehmet cuma günleri hamam keyfini hiç aksatmazdı. Dört kişiydiler: o, Ali, Hasan ve Emre. Buhar, mangal, koyu sohbet; konu dönüp dolaşıp balığa, motora, takım çantasına gelirdi.
İki üç ayda bir bu topluluk bizim evde toplanırdı. Bahçedeki çardakta otururlar, mangalda et pişer, bostandan koparılmış salatalıklar masaya konurdu. Bir de sıcak su fıçısı vardı; sedir ağacından yapılmış, üç yıl önce alınmıştı. Yirmi bir bin liraya mal olmuştu. O da krediyle alınmıştı. Taksitlerini yine ben ödemiştim.
Mangal için eti Mehmet kendi seçerdi. Bu konuda eli sıkı değildi: kuzu şişlik, dana etinden iri parçalar, yanında marine sosu, lavaş, salata malzemesi… Bir oturmaya bin yedi yüz, iki bin lira rahat giderdi. Ben de tabakları, doğranmış sebzeyi, ekmeği taşırdım. Gönlümden geldiği için değil; sabah çıkarken, “Masayı adam gibi hazırla, arkadaşlara mahcup olmayalım,” demişti.
Mahcup olmak. Arkadaşlarına karşı. Ayda üç bin beş yüz lirayla ev çevirmeye çalışan karısına karşı ise hiçbir sıkıntı yoktu.
Tabakları masaya dizdim. İri yapılı, az konuşan Hasan başıyla selam verdi. Grubun en genci Ali, “Sağ ol Ayşe abla,” dedi. Emre bardağına ayran koydu, bir şey söylemedi.
Mehmet sandalyesine yayılmış, eti ağır ağır çiğniyordu. Karnı doymuş, gevşemişti. Gömleğinin üst düğmesini açmıştı. Bileğinde kalın kasalı saati parladı; Casio marka, yedi bin yedi yüz liralık. Geçen doğum gününde kendine aldığı hediyeydi. Kimin parasıyla alındığını hesaplayınca, aslında o hediyeyi ben vermiş sayılırdım.
“Benim hanımın ne kadar tutumlu olduğunu biliyor musunuz?” dedi. Çatalını havaya kaldırıp evin tarafını işaret etti; sanki ben duvarın arkasındaydım. Oysa üç metre ötede, elimde boş tepsiyle duruyordum. “Ayda üç bin beş yüz lirayla yaşıyor. Bak, hiçbir şey de olmuyor, idare ediyor! Herkese böyle eş nasip olmaz.”
Ali ne diyeceğini bilemeyip kısa bir ses çıkardı. Hasan gözlerini tabağına indirdi. Emre ayranından bir yudum aldı, bakışlarını başka tarafa çevirdi.
“Yok, ciddiyim,” diye devam etti Mehmet. Durmaya hiç niyeti yoktu. “Ben buna anlatıyorum: insan ayağını yorganına göre uzatacak. Para işi de balığa benzer; sabretmeyi bileceksin. Ama bu gidip yüz liralık şampuan alıyor. Savurganlık işte!”
Güldü. Tek başına.
Diğerleri sustu.
Ben tepsiyi elimde tutuyordum. Bacaklarım ağırlaştı; sanki ayakkabılarımın içine kurşun dökülmüştü. Boğazım düğümlendi. Sekiz yıl boyunca bunu yutmuştum. Doksan altı kez elime ev parası tutuşturulmuş, ben de “sağ ol” demiştim.
Tepsiyi masanın kenarına bıraktım. Yavaşça, dikkatle.
