“Mehmet,” dedim. Sesimi yükseltmedim; yine de masadaki dört adam birden kaskatı kesildi. “Madem hesabı herkesin önünde yapmayı seviyorsun, o zaman ben de biraz hesap çıkarayım. Son bir yılda oltalara, takımlara ne kadar para harcadın?”
Çiğnemeyi bıraktı. Çatalının ucundaki et parçası ağzına varmadan havada asılı kaldı.
“Şimdi bunun sırası mı…”
“Yaklaşık elli bin lira,” dedim. “Olta kamışı on üç buçuk bin. Makara dokuz buçuk bin. Misina, sahte yemler, kaşıklar, ufak tefek dediğin şeyler sekiz bin. Bir de balığa gidip gelmelerin var. Sezon boyunca dokuz kere. Yol, yakıt derken oradan da yirmi iki buçuk bin lira.”
Sözcükler ağzımdan tek tek, düzgünce çıktı. Sanki iş yerinde sabah toplantısında gider kalemlerini okuyordum.
“Toplamda bir yılda hobin için yetmiş iki bin lira harcamışsın. Aynı yıl bana verdiğin para kırk iki bin lira. Yemek, ilaç, temizlik malzemesi… Evde ne gerekiyorsa hepsi için. Yani oltalarına, karına verdiğinin neredeyse iki katını ayırmışsın. Şimdi savurgan olan ben miyim?”
Sessizlik, masanın üstüne ağır bir örtü gibi indi.
Hasan bardağını usulca bıraktı. Ali boğazını temizledi, sonra ensesini kaşıdı. Emre ise bahçenin çitlerine öyle dikkatle bakıyordu ki, sanki o çitleri hayatında ilk defa görüyordu.
Mehmet dişlerinin arasından konuştu. Çenesinin iki yanında kaslar taş gibi oynuyordu.
“Milletin içinde ne yapıyorsun sen? Aklını mı kaçırdın?”
“Sen de milletin içinde konuştun,” dedim. “Savurgan dedin. O zaman sorun yoktu, öyle mi?”
Sandalyeyi yavaşça itti. Ayağa kalkarken sandalye ayağı seramiğe sürtündü, ince ve rahatsız edici bir ses çıktı. Hiçbir şey söylemeden eve girdi. Kapıyı çarpmadı. Tam tersine, usulca kapattı; sıkı, sessiz, kontrollü. En kötüsü de buydu zaten. Mehmet kapıyı böyle kapatırsa, arkasından günlerce sürecek bir suskunluk gelirdi. Üç gün mü, bir hafta mı, artık canı ne kadar isterse. Sessizlikle verilen ceza.
Adamlar on beş dakika kadar sonra toparlanmaya başladı. Ali mırıldanır gibi “iyi akşamlar” dedi, ilk o çıktı. Emre başıyla selam verip peşinden gitti. Hasan ise bahçe kapısının yanında biraz oyalandı. Bir adım attı, durdu. Sonra tek kelime etmeden elini uzattı. Elini sıktım. Avucu sıcaktı, nasırlıydı, sağlamdı.
Hiçbir şey söylemedi.
Söylemesine de gerek yoktu.
Çardağa geri döndüm. Tabakları topladım, leğene dizdim, çöpleri dışarı çıkardım. Akşam hâlâ ılıktı; köz kokusu, bahçedeki dereotunun kokusuna karışıyordu. Komşulardan birinin radyosu açıktı; sözsüz, kısık bir ezgi yayılıyordu. Her şey sıradan bir yaz akşamı gibiydi.
Ama benim içimde tuhaf bir sessizlik vardı. Sanki sekiz yıldır hiç durmadan uğuldayan bir makine birden kapanmıştı.
Çardaktaki tahta sıraya oturdum. Tek başıma. Ellerimi dizlerimin üstüne koydum. Titremelerini bekledim. Titremediler. Öylece durdular; sakin, kuru, yorulmuş eller. Muhasebeci elleri. Kalem tutmaya, rakamların peşine düşmeye alışmışlardı. Demek sonunda kendi hesabını da tamamlamışlardı.
Suskunluğu iki hafta sürdü. Mehmet evin içinde, aynı daireyi paylaşan yabancı biri gibi dolaşıyordu. Kahvaltısını ben işe çıkmaya hazırlanırken yapıyor, akşam yemeğini garajda yiyordu. Oraya elektrikli su ısıtıcısını ve mikrodalga fırını taşımıştı. Konuşmak yerine buzdolabına mıknatısla tutturulmuş kâğıtlar bırakıyordu. Mıknatısın üstünde “En iyi balıkçıya” yazıyordu.
“Su sayacı için yönetime haber ver.”
“Çamaşır deterjanı bitiyor.”
Ben de aynı kâğıtların arkasına cevap yazıyordum.
“Aradım, çarşamba gelecekler.”
“Deterjan 120 lira. Hangi 3.500 liradan alınacak?”
Son notu buruşturup çöp kovasına attı. Deterjanı kendisi aldı. Sekiz yılda ilk kez.
Ben ise her akşam defterimi açtım. Sayfalar doldukça sütunlar uzadı. Sol tarafa onun harcamalarını yazıyordum; büyük rakamlar, genişçe yer kaplayan kalemler. Sağ tarafa benimkileri; ufak tutarlar, incecik bir dere gibi akan masraflar. Yan yana duran ama birbirine karışmayan iki ayrı dünya.
Son toplamı defterin en arka sayfasına çıkardım. Kırmızı kalemle etrafına çift çizgi çektim.
Sekiz yıl boyunca onun kredilerine ödediğim para altı yüz on altı bin liraydı. Benim dört yıllık maaşım. Teknesine, motoruna, arkadaşlarıyla keyif yaptığı o bahçedeki büyük sıcak su fıçısına gitmişti hepsi.
Onun aynı sekiz yılda bana verdiği para ise üç yüz otuz altı bin liraydı. Ayda üç bin beş yüz lira, doksan altı ay. Yaşamak için. Yemek için. Evde eksik olan her şey için.
Ben onun adına, onun bana yaşamam için verdiğinin neredeyse iki katını ödemiştim.
İşte o zaman üç aydır yaklaştığım şeyi yaptım. Belki de aslında sekiz yıldır o ana yürüyordum.
Onun kredilerini ödemeyi bıraktım. İkisini de. Tamamen.
Banka uygulamasını açtım. Ekranda alıştığım tutar duruyordu: sekiz bin elli lira. Parmağım bir süre ekranın üstünde asılı kaldı. Sonra “İptal”e bastım. Otomatik ödemeyi sildim. Uygulamayı kapattım.
İlk hafta hiçbir şey olmadı. İkinci hafta telefonuna bir mesaj geldi; açmadan sildi. Üçüncü hafta aradılar. Reklam sanıp kapattı. Dördüncü hafta bir daha aradılar. Sonra tekrar. Sonra yine.
O telefon onu koridorda yakaladı. Ben mutfaktaydım, patates soyuyordum. Bıçak kabuğun üstünde aynı genişlikte şeritler çıkararak ilerliyordu. Aramızda duvar vardı ama söylediği her kelime bana kadar geldi.
“Evet, dinliyorum. Nasıl borç? On sekiz bin dokuz yüz lira mı? Bir yanlışlık olmalı. Eşim ödüyor… Yani… Hayır, bir dakika…”
Uzun bir sessizlik oldu. Telefonu tutan elini yavaşça indirdiğini duydum.
Sonra mutfağa girdi.
Yüzü bembeyazdı.
