— Peynir nereye kayboldu? Daha dün akşam koca bir parça kaşar almıştım, neredeyse dört yüz gram vardı. Sabah yemek hazırlamayayım, sandviç yaparız diye özellikle almıştım.
Ayşe, kapağı ardına kadar açık buzdolabının önünde dikiliyor, içinde ağır ağır kabaran öfkeyi bastırmaya çalışıyordu. Raflardan yayılan soğuk yüzüne vuruyordu ama yanakları ateş gibi yanmıştı. Daha dün akşam sarı ambalajıyla orta rafta duran iri peynir kalıbının yerinde şimdi yalnızca yarım limonla dibinde azıcık domates salçası kalmış küçük bir kavanoz duruyordu.
— Belki sen yemişsindir de unutmuşsundur, — diye seslendi Mehmet salondan. İşe gitmeden önce öteki çorabını arıyordu. — Ya da gece ben kalkıp bir şeyler atıştırmışımdır… Yok, yok, ben sadece su içtim. Ayşe, bir parça peynir için bu kadar büyütmeye değer mi? Yenmiş işte.
Ayşe buzdolabının kapağını yavaşça kapattı. Sabah sessizliğinde çıkan o küçük tık sesi bile ona gereğinden fazla sert geldi. Mesele peynir değildi aslında. Üç gün önce ortadan kaybolan sucuk da değildi. Hatta onlar işteyken yarıya inmiş pahalı granül kahve kavanozu da değildi asıl sorun. Ayşe’yi asıl huzursuz eden şey, kendi aklından şüphe etmeye başlamasıydı. Poşetleri nasıl boşalttığını, aldıklarını tek tek raflara yerleştirirken haftalık yemek düzenini nasıl planladığını çok net hatırlıyordu. Sonra o yiyecekler sessizce, kimse fark etmeden, azar azar eksiliyordu.
— Mehmet, ben bir gecede yarım kilo peyniri yiyemem, — dedi odaya girerken, ellerini mutfak havlusuna silerek. — Sen de yiyemezsin. İkimiz de çatlarız. Burada başka bir şey var.

Mehmet sonunda çorabını kanepenin altında bulmuş, homurdanarak ayağına geçirmeye çalışıyordu. İyi bir kocaydı; sakin, çalışkan, kavga çıkarmayan bir adamdı. Fakat kendisinin erdem sandığı bir zaafı vardı: annesi Fatma.
— Yine mi aynı konuya geldik? — diye sordu, yorgun bakışlarını karısına kaldırarak. — Neyi ima ediyorsun sen? Eve görünmez biri mi dadandı diyorsun? Yoksa annem mi alıyor? Ayşe, Allah aşkına, bu çok saçma. Kadın yaşlı, emekli maaşı var, kendine yetiyor. Biz işteyken çiçekleri sulamaya, kediyi beslemeye geliyor. Yardım ediyor işte. Sen de…
— Ben bir şey demiyorum, — diye sözünü kesti Ayşe; oysa tam da bunu söylemek istiyordu. — Sadece garip diyorum. Ne zaman o uğrasa evde bir şey eksiliyor. Geçen salı bir kangal dana sucuk yok oldu. Perşembe günü, şinitzel yaparım diye çözdürdüğüm tavuk fileto gitti. Şimdi de peynir.
— Belki yerini değiştirmiştir, — dedi Mehmet ayağa kalkıp gömleğini düzelterek. — Ya da Can sürükleyip götürmüştür.
— Kedi buzdolabını açtı, vakumlu paketteki peyniri çıkardı ve sakladı, öyle mi? Mehmet, biraz mantıklı düşün.
— Tamam, ben gecikiyorum, — dedi kocası, tartışmanın büyümesini istemediği her hâlinden belli olacak şekilde yanağına aceleyle bir öpücük kondurarak. — Akşam sana yine peynir alırız. Kendini bu kadar germe. Annem melek gibi kadındır, üstündeki son hırkayı bile verir. Sen kalkmış onu hırsızlıkla suçluyorsun. Ayıp oluyor, Ayşe.
Kapı Mehmet’in arkasından kapanınca Ayşe antredeki sandalyeye çöktü. Gerçekten de içini bir utanç kaplamıştı. Fatma dışarıdan bakıldığında öyle zararsız, öyle mahcup görünürdü ki insanın ona kötü bir şey yakıştırması zordu: eski paltosu, örgü beresi, tansiyonundan ve pahalı ilaçlarından açtığı bitmek bilmeyen konuşmalar… Yan apartmanda oturuyordu ve Mehmet’in ısrarıyla onların evinin bir anahtarı da onda bulunuyordu; “ne olur ne olmaz” denmişti. Başta Ayşe buna karşı çıkmamıştı. Boru patlar, ütü prizde unutulur, acil bir durum çıkar diye düşünmüştü. Ne var ki son zamanlarda bu geliş gidişler fazlasıyla sıklaşmıştı.
Ayşe büyük bir inşaat şirketinde muhasebeci olarak çalışıyordu. İşi dikkat, düzen ve hesap bilinci isterdi. Belki de borçla alacağı kuruşu kuruşuna denkleştirme alışkanlığı yüzünden içi rahat etmiyordu. Ev bütçesini avucunun içi gibi bilirdi. Mehmet’le yeni bir araba almak için para biriktiriyorlardı; bu yüzden mutfak masrafı bile belli bir plana bağlanmıştı. Fakat son iki aydır yiyecek giderleri açıklanamaz biçimde kabarmıştı. Para su gibi akıp gidiyor, buna karşılık buzdolabı çoğu zaman yarı boş kalıyordu.
Aynı gün akşam iş çıkışı Ayşe markete uğradı. Etiketlere baktıkça içi sıkılıyordu; fiyatlar el yakıyordu. Şarküteri reyonunun önünde bir süre durup dana rosto dilimlerine baktı. Mehmet kahvaltıda etli sandviç yemeyi severdi. Derin bir nefes aldı, sonra daha küçük bir paket seçti. Tasarruf etmek gerektiğinde bundan en çok kendisi payını alıyordu: sevdiği yoğurdun yerine kefir, pahalı ürünlerin yerine daha ucuz seçenekler koyuyordu sepete.
Eve dönünce aldıklarını tek tek yerleştirdi. Bu kez küçük bir deneme yapmaya karar vermişti. Bir keçeli kalem aldı; pahalı ezme kavanozunun dibine ve tereyağı paketinin alt kısmına zor seçilecek kadar minik noktalar koydu. Yaptığı şey ona çocukça, hatta gülünç bir hafiye oyunu gibi geliyordu. Ama artık gerçeği bilmeye ihtiyacı vardı.
Sonraki iki gün beklenmedik biçimde sakin geçti. Fatma eve uğramadı.
