Cuma sabahına kadar her şey yerli yerinde durdu. Ayşe, kendi kendine belki de gerçekten yorgunluktan dalgınlaştığını, belki de bazı şeyleri yanlış hatırladığını düşünmeye başlamıştı. Tam içi biraz olsun ferahlayacak gibiyken, telefon çaldı.
Arayan Fatma’ydı.
Sesini her zamankinden daha yumuşak, neredeyse şeker şerbet gibi tatlı çıkarmıştı.
— Ayşeciğim, günaydın kızım. Bugün sizin oralardan geçeceğim de, eczaneye uğramam gerekiyor. Dedim ki hazır gelmişken size de bir uğrayayım. Çiçekleri sularım, olur mu? Mehmet söyledi, salonun köşesindeki kauçuk pek bir boynunu bükmüş. Yazık, canlı nihayetinde.
Ayşe, telefonu kulağına bastırıp derin bir nefes aldı.
— Fatma Hanım, ben onu dün suladım zaten.
— Ah kızım, sen de hep aceleyle yapıyorsun. Birazcık su döküp bırakıyorsun. Çiçeğin de dili yok ki derdini anlatsın. Eli alışkın biri bakınca başka oluyor. Merak etme, sessizce girer, işimi görür çıkarım. İstersen size bir tencere çorba da koyarım o arada.
Ayşe’nin içi sıkıştı. Kayınvalidesinin kendi mutfağında dolaşması fikri bile canını sıkıyordu.
— Gerek yok, teşekkür ederim. Evde yemeğimiz var, — dedi bu kez daha net bir sesle.
— Siz bilirsiniz yavrum. Hadi ben çıkıyorum o zaman. Hayırlı günler.
Telefon kapandı ama Ayşe’nin içindeki huzursuzluk kapanmadı. İş yerinde bütün gün diken üstünde oturdu. Önündeki tablolar, rakamlar, dosyalar birbirine karıştı. Gözünün önüne hep aynı sahne geliyordu: Fatma kendi anahtarıyla kapıyı açıyor, koridordan içeri süzülüyor, sonra da evin içinde rahatça dolaşıyordu. Dolaplara mı bakıyordu? Çekmeceleri mi karıştırıyordu? Yoksa doğruca buzdolabının kapağına mı yöneliyordu?
Akşam eve girer girmez çantasını bile çıkarmadan mutfağa koştu. Kalbi öyle hızlı atıyordu ki sanki boğazına kadar yükselmişti.
Buzdolabının kapağını açınca karşısına çıkan manzara buz gibi bir boşluk oldu.
Dilimlenmiş dana rosto yoktu. Altına minicik işaret koyduğu tereyağı paketi de ortadan kaybolmuştu. Yumurtalardan geriye yalnızca iki tane kalmıştı. En çok da, indirimde bulup yılbaşı için sakladığı, turşu kavanozlarının arkasına iyice gizlediği kırmızı havyar kavanozunun yokluğu canını acıttı.
Ayşe mutfaktaki tabureye çöktü, yüzünü avuçlarının arasına aldı. Bu artık dalgınlıkla, unutkanlıkla açıklanacak bir şey değildi. Ortada açıkça arsızca yapılmış bir hırsızlık vardı. Daha kötüsü, bunu Mehmet’e nasıl anlatacağını bilmiyordu. Elinde tek bir kesin kanıt yoktu. Fatma rahatlıkla hiçbir şeye dokunmadığını söyleyebilir, Ayşe’nin hepsini kendisinin yiyip unuttuğunu iddia edebilir, hatta o havyarın evde hiç bulunmadığını bile ileri sürebilirdi.
O akşam evde ağır bir konuşma geçti.
Mehmet sofraya oturmuş, aceleyle haşlanan mantıdan yiyordu; çünkü Ayşe’nin akşam için planladığı et de ortadan kaybolmuştu. Ayşe daha fazla dayanamadı.
— Mehmet, havyar yok. Et de yok. Tereyağı da gitmiş, — dedi.
Mehmet elindeki çatalı tabağın kenarına bıraktı. Yüzü bir anda gerildi.
— Yine mi? Ayşe, vallahi beni korkutmaya başladın. Bir doktora mı görünsen acaba? Sinir doktoruna falan… Bir kavanoz havyar nasıl kaybolur?
— Bugün annen geldi.
— Eee? Çiçekleri sulamaya geldi. Sen ciddi ciddi annemin, okumuş etmiş, yıllarca öğretmenlik yapmış bir kadının, öz oğlunun evinden yiyecek çalacağını mı düşünüyorsun? Neden yapsın bunu? Emekli maaşı var. Üstelik ben de her ay eline biraz para veriyorum.
Ayşe’nin bedeni olduğu yerde dondu.
— Sen annene para mı veriyorsun? Ne kadar?
Mehmet gözlerini kaçırdı, sesi kısıldı.
— Ne bileyim… Ayda iki bin, bazen iki bin beş yüz lira kadar. İlaçları oluyor, faturaları oluyor. Tek başına kolay değil.
— İki bin, iki bin beş yüz lira… Mehmet, bizim ev kredimiz var. Üç yıldır doğru düzgün tatile gidemedik. Sen benden habersiz annene düzenli para mı veriyorsun?
Mehmet’in yüzü kızardı, sesi yükseldi.
— O benim annem! Anneme verdiğim üç kuruşun hesabını sana tek tek vermek zorunda değilim! Hem artık onu suçlamayı bırak. Sen unutkansan ya da aldığını nereye koyduğunu bilmiyorsan, kabahati başkasının üstüne atma!
O gece uzun zamandır ilk kez birbirlerine iyi geceler demeden yatağa girdiler. Ayşe karanlıkta gözlerini tavana dikti. Yanında Mehmet’in kırgın kırgın nefes alışını duyuyordu. İçinde soğuk, sert bir kararlılık büyümeye başlamıştı. Artık yalnızca gerçeği öğrenmesi yetmezdi; bunu ispatlaması gerekiyordu. Öyle sağlam, öyle tartışılmaz bir ispat olmalıydı ki Mehmet annesi için tek bir bahane bile bulamamalıydı.
Ertesi gün cumartesiydi. Ayşe bir elektronik mağazasına gitti. Uzun süre görevliyle konuştu, seçenekleri tek tek sordu. Ona küçük, göze batmayacak, hafıza kartına kayıt yapan ve hareket algılayınca çalışan bir kamera lazımdı.
Sarı tişörtlü genç görevli, avucunun içine sığacak kadar küçük siyah bir cihaz uzattı.
— Bu işinizi görür. Görüntü kalitesi iyi, ses de kaydediyor. Şarjı kullanımına göre bir haftaya kadar dayanır. Raf arasına, kitapların arkasına ya da mutfakta uygun bir köşeye saklanabilir.
Ayşe cihazı aldı. Eve döndüğünde Mehmet garajdaydı. Bu fırsatı kaçırmadı. Mutfağa geçti ve kamerayı yerleştirmek için en uygun noktayı aramaya başladı. Sonunda mutfak dolabının üst rafında karar kıldı. Orada pek kullanılmayan vazolar, eski fincan takımları ve birkaç baharat kavanozu duruyordu. Kamerayı şekerliğin arkasına, defne yaprağı kavanozunun yanına sıkıştırdı. Objektif tam buzdolabını ve tezgâhın bir bölümünü görüyordu. Aşağıdan bakıldığında fark edilmesi neredeyse imkânsızdı; ama görüntü alanı kusursuzdu.
Şimdi sıra yemdeydi.
Pazar günü Ayşe, Mehmet’in gözlerinin önünde buzdolabını özellikle doldurdu. Pahalı bir dana sucuk dilimi, iyi kalite bir peynir, bir kilo taze dana eti, mantı için malzeme, meyveler ve büyük bir kutu çikolata aldı. Hepsini tek tek çıkarıp raflara yerleştirirken hiçbir şeyi saklamadı. Mehmet de kapının önünde durmuş, bu beklenmedik bolluğu şaşkınlıkla izliyordu.
