— Hadi canım, abartma! Herkes suya giriyor. Yoksa havuz taşacak diye mi korkuyorsun?
Bir yerlerden kısık bir kıkırtı yükseldi. İki, belki üç kişi güldü. Geri kalanlar ise hiçbir şey duymamış gibi yüzlerini başka tarafa çevirdi.
Cevap vermedim. Başımı Fatma’ya döndürüp kaldığımız yerden konuşmaya devam ettim. İçimden, “Geçer,” diyordum. Her zamanki gibi. O iğneleyici sözünü söyleyecek, ben susacak, akşam bitecek, biz de evimize dönecektik.
Ama Mehmet gitmedi. Şezlongumun arkasında dikilmeyi sürdürdü. Üzerime düşen gölgesini ensemde hissediyordum.
Derken sesini yükseltti. Herkes duysun diye özellikle bağırdı:
— Şişko aptal! Hadi artık gir şu suya!
Sonra beni itti. İki eliyle, sırtımdan. Sertçe. Havuzun kenarındaydım; zaten ondan uzaklaşmak için az önce şezlongdan kalkmıştım.
Bir anda suyun içindeydim. Bütün bedenime yayılan bir darbe, burnuma dolan keskin klor kokusu… Üzerimdeki tunik saniyeler içinde sırılsıklam olup ağırlaştı, beni aşağı çekti. Çırpınıp yüzeye çıktım, havuzun kenarına tutundum. Kulaklarım uğulduyordu. Başımı kaldırınca onu gördüm; yukarıda duruyor, gülüyor, ellerini iki yana açmış, “Şaka yaptım yahu!” der gibi bakıyordu.
On sekiz kişi seyrediyordu. Bazıları gülüyordu. Bazıları susmuştu. Ali mangalın başından bana doğru koşuyordu. Elif ise olduğu yerde kalakalmıştı; yüzü duvar gibi bembeyazdı.
Havuzdan kendi başıma çıktım. Kimsenin eline tutunmadım. Islanan tunik vücuduma yapışmıştı, saçlarım alnıma yapışıyordu. Tuniğimin cebindeki telefon ölmüştü. Islak bir bez parçasının içinde yirmi sekiz bin liralık telefon yatıyordu.
En yakındaki şezlongdan bir havlu aldım. Omuzlarıma sardım. Yüzümü sildim. Ellerimin titremediğini fark edince ben bile şaşırdım.
— Mehmet, — dedim. Sesim şaşılacak kadar düzgündü. — Az önce beni rızam olmadan havuza ittin. Telefonumu da mahvettin. Değeri yirmi sekiz bin lira. Yarına kadar hesabıma göndermeni bekliyorum.
Gülmesi yarım saniyeliğine kesildi. Sonra yine o yayvan gülümseme yüzüne yerleşti.
— Ayşe, ne yapıyorsun Allah aşkına? Şakaydı işte. Alırsın yenisini.
— Yarına kadar parayı gönderiyorsun, — diye yineledim. — Yoksa karakola gidip şikâyetçi olacağım. Bu şaka değil, Mehmet. Bu düpedüz fiziksel saldırı.
Ortalığa ağır bir sessizlik çöktü. Hatta çalan müzik bile sanki birden kısılmıştı.
Ali yanıma gelmişti. O da ıslanmıştı; bana yardım etmek için suya atlamış, ama ben o sırada çoktan çıkmıştım.
— Gidelim, — dedi.
Yedi yıldır ilk kez, ardından “Kötü niyetli değildi,” diye eklemedi.
Arabada havlunun üstüne oturdum. Koltuktan su damlıyordu. Islak, öfkeli ve tuhaf biçimde sakindim. Garip bir karışımdı bu. İçimde öfke vardı ama hararetli değildi; aksine soğuktu, berraktı, kış sabahı ayazı gibiydi.
Mehmet parayı göndermedi. Ertesi gün de, üç gün sonra da, bir hafta sonra da. Bunun yerine Ali’ye mesaj attı: “Seninkine söyle, histeri yapmasın. Şaka şakadır. Bir de bizim buluşmalarda ona katlandığım için bana teşekkür etsin.”
Ali o mesajı bana sessizce gösterdi. Okudum. O an içimde bir şey nihayet yerinden oynadı. Kırılmadı; hayır, tam olarak kırılmak değildi bu. Daha çok, uzun zamandır sıkışıp kalmış bir kolun sonunda doğru yuvaya oturması gibiydi.
Bir hafta sonra evde yemekli bir toplantı düzenledik. Yarı aile buluşması, yarı iş görüşmesi sayılırdı. Ben, bayilik konusunu konuşmak için iki olası ortağı davet etmiştim. Ali de kendi iş çevresinden birkaç kişiyi çağırmıştı. Mehmet ise kendiliğinden gelmek istedi. Ali’yi arayıp, “Sizinkiler toplanıyormuş, Elif’le uğrarız,” demiş. Ali bana sordu. “Gelsin,” dedim.
Uzun masanın etrafında on iki kişi vardı. Salonumuz, bildiğimiz salon… İki gün boyunca mutfaktan çıkmamıştım. Bunu Mehmet’e kendimi göstermek için yapmamıştım elbette. Davetliler arasında Kaya ve Şahin vardı; Adana’da kafe zinciri olan, benim bayilik sistemimi ciddi ciddi değerlendiren iki işletmeci. O akşam yemeği önemliydi. Hem de gerçekten önemli.
Mehmet üstünden hiç çıkarmadığı o gösterişli gömleklerinden biriyle geldi. Elinde de yedi yüz liralık özel üzüm şırası şişesi vardı, yanında Elif. Ali’ye sarıldı, bana başıyla selam verdi, yerine oturdu. İlk bir saat gayet düzgün davrandı. Espriler yaptı, Türkiye tatilinden söz etti, yemekleri övdü. Hatta bir an, havuzdaki olay ona belki bir şey öğretmiştir, diye düşündüm.
Yanılmışım.
Tatlı sırasında —masaya orman meyveli kremalı tartöletler getirmiştim, onları da kendi ellerimle yapmıştım— Mehmet sandalyesine yaslandı. Elindeki bardağı parmaklarının arasında çevirdi. Gözlerinde yağlı, rahatsız edici bir parıltı vardı.
— Bizim Ayşe yalnız güzel yemek yapmakla kalmaz, çok da güzel yer, — dedi, özellikle Kaya’ya dönerek. — Ali, söylesene, tek oturuşta ne kadar götürebiliyor?
Kaya kaşını hafifçe kaldırdı. Şahin çatalını tabağın kenarına bıraktı.
Ben masanın öbür ucunda oturuyordum. Tabağımda bir tartölet duruyordu. Meyveli kremasını o sabah kendim pişirmiştim. Dört saat mutfakta ayakta kalmıştım. İki günlük hazırlık. Bayilik görüşmesi. Benim evim. Benim sofram. Benim emeğim.
Ve bu adam… yine aynı şeyi yapıyordu.
İçimde her şey birden sessizleşti. Bu öfke değildi. Daha derin, daha keskin bir sessizlikti. İnsan karar vermeden bir saniye önce nasıl durulursa, öyle.
Ayağa kalktım. Sakin bir hareketle telefonumu aldım; havuzda mahvolanın yerine kendi cebimden aldığım yeni telefondu. Yirmi sekiz bin lirayı Mehmet hiç ödememişti.
Rehberden Zeynep’in adını bulup aradım.
