“Ayşe, bence şu tabağa hiç uzanma. İçinde mayonezli salata var, sana dokunur” dedi Mehmet, mangaldaki etlerden başını bile kaldırmadan kahkahayla alay etti

Hikâyeler
Kaba, utanç verici sözler içimi yaktı.

“Zeynep,” dedim telefona. Masanın etrafındaki sesler bir anda kesildi. “Ben Ayşe. Evet, saatin farkındayım. Yarın sabah ilk iş Briz Medya’yla yürürlükte olan bütün sözleşmelerin fesih bildirimi hazırlansın. Hepsi. Tasarım işleri, sosyal medya yönetimi, mevsimlik kampanyalar… Ne varsa. Gerekçe olarak da iletişim kalitesinin yetersizliğini yaz. Evet, beş şubenin tamamı. Hayır, kararımdan eminim. Yeni ajansı bu hafta içinde buluruz. Sağ ol.”

Telefonu yavaşça masaya bıraktım. Sonra gözlerimi Mehmet’e çevirdim.

Henüz kavrayamamıştı. Yüzünde, karşısındaki insan birden bilmediği bir dilde konuşmaya başlamış gibi boş, şaşkın bir ifade vardı.

“ Ayşe,” dedi kekeleyerek, “sen ne yapıyorsun?”

Sırtımı sandalyeye yasladım.

“Mehmet,” dedim sakin bir sesle, “Pastacı Plus benim şirketim. Tatlı İşler benim markam. Beş pastane, otuz iki çalışan. Senin ajansın altı yıldır benim işlerimle ayakta duruyor. Yılda bir milyon altı yüz seksen bin lira. Cironun neredeyse yarısı. Rakamları kontrol ettim.”

Mehmet’in yüzünün değişimini adım adım izledim. Önce anlam veremedi. Ardından zihninden hızlı hesaplar geçtiği belli oldu. Sonra taşlar yerine oturdu. En sonunda da korku geldi. Bunu gözlerinden anladım.

“Bir dakika,” dedi ve elindeki bardağı masaya bırakırken eli titredi. Vişne şerbeti örtünün üzerine yayıldı. “Pastacı Plus… senin mi? Zeynep de senin yöneticin mi?”

“Altı yıl,” dedim. “Tam altı yıl boyunca benim şubelerimin reklamını yaptın. Ve yedi yıl boyunca da her karşılaşmamızda beni küçümsedin. Beni havuza ittin. Kendi evimde, iş görüşmesi için ağırladığım insanların önünde beni aşağıladın.”

Kaya yerinden kıpırdamıyordu. Şahin ise Mehmet’e öyle bir bakıyordu ki o bakışı çok iyi tanırdım; insan tabağının içinde istemediği bir şey görmüş gibi bakar ya, aynen öyle.

“ Ayşe, dur hele,” diye ayağa kalktı Mehmet. Parmaklarının titrediğini gördüm. Bunca yıl içinde ilk kez onun ellerinde böyle bir telaş vardı. “Bu iş meselesi. Kişisel şeyleri karıştırmayalım. Ali’yle biz dostuz. Ben bilmiyordum. Gerçekten bilmiyordum!”

Başımı hafifçe salladım.

“Pastacı Plus’ın bana ait olduğunu bilmiyordun, evet. Ama benim de bir insan olduğumu gayet iyi biliyordun. Buna rağmen umurunda olmadı.”

Elif sandalyesinde donmuş gibiydi. Gözlerini masadan kaldırmıyordu. Her zamanki gibi sessiz, görünmez olmaya çalışıyordu.

Ali bana bakıyordu. Ne araya girdi ne de beni durdurmaya çalıştı. Sekiz yıldır ilk defa, sözümü kesmedi.

Mehmet bana doğru bir adım attı.

“Ayşe, konuşalım. Burada değil. Baş başa. Ben sana…”

“Hayır,” dedim. Sesimi yükseltmedim ama kelimenin ağırlığı yetti. “Sen yedi yıl boyunca beni herkesin içinde küçük düşürdün. Ben de cevabımı herkesin içinde veriyorum. Sözleşmeler bitti. Bu benim kararım.”

Yerime oturdum. Önümde duran küçük meyveli tartöletten bir parça aldım. Kreması tam kıvamındaydı; vanilyanın yumuşak kokusu, frambuazın hafif ekşiliğiyle birleşmişti. En azından yaptığım tatlıdan memnundum. Kendimden de.

Mehmet, salonumun ortasında, örtüye yayılmış şerbet lekesinin yanında, daha önce onda hiç görmediğim bir yüzle dikilip kaldı. Sonra hiçbir şey söylemeden arkasını döndü ve çıktı. Elif de peşinden gitti. Birkaç saniye sonra dış kapının sertçe kapandığını duyduk.

Masanın üzerine ağır bir sessizlik çöktü. Ben bardağımdaki suyu bitirdim.

Bir süre sonra Kaya boğazını temizledi.

“Ayşe,” dedi ölçülü bir sesle, “bayilik sisteminiz gerçekten dikkat çekiciymiş.”

O an gülümsedim. Akşam boyunca içimden gelen ilk gerçek gülümsemeydi bu.

Gece ilerleyince misafirler ayrıldı. Ali’yle birlikte masayı toplamaya başladık. O uzun süre tek kelime etmedi. Tabakları üst üste koyarken nihayet konuştu:

“Bundan sonra Mehmet’in beni her gün arayacağını biliyorsun, değil mi?”

“Biliyorum.”

“Peki ben ona ne diyeceğim?”

“Gerçeği söyleyeceksin. Benim evime geldiğini ve ev sahibine saygısızlık ettiğini.”

Ali tabağı lavaboya bıraktı. Sonra dönüp bana baktı.

“Onu çok daha önce durdurmam gerekirdi.”

Cevap vermedim. Çünkü evet, gerekirdi. Ama durdurmamıştı. Bu da bu hikâyenin bir parçasıydı.

Aradan iki ay geçti. Mehmet benimle olan bütün işleri kaybetti. Yılda bir milyon altı yüz seksen bin liralık boşluk, küçük bir açık sayılmazdı. Üç çalışanını işten çıkarmak zorunda kaldı. Daha küçük bir ofise taşındı. Bunları bana Ali anlattı; hâlâ iki haftada bir onun yanına gidiyordu.

Duyduğuma göre Mehmet şimdi herkese benim “kinci” olduğumu, “fırsatı kullandığımı” söylüyormuş. “Özel meseleyle işi birbirine karıştırdı,” diyormuş. Hatta “gerçek bir iş insanı böyle davranmaz” diye ekliyormuş.

Belki öyledir. Belki de gerçek bir iş insanı, müşterisini havuza itmez.

Ben başka bir ajansla anlaşma yaptım. İşlerini gayet iyi yapıyorlar. Üstelik saygılılar. Garip, değil mi? Demek ki reklam hazırlanırken müşteriye hakaret etmemek de mümkünmüş.

Ali, Mehmet’le görüşmeye tek başına gidiyor. Buna engel olmuyorum. Sonuçta onun arkadaşı. Ama Mehmet bir daha bizim soframıza oturmadı. Ben de huzurluyum. Yedi yıl sonra ilk kez gerçekten huzurluyum.

Yalnız tek bir soru içimi hâlâ ara sıra yokluyor.

Sözleşmeleri onun iş bağlantılarının önünde iptal ederek fazla mı ileri gittim? Yoksa bütün o yıllar, altmış ayrı karşılaşma, “şişko aptal” sözleri ve havuz meselesiyle bunu kendi mi hak etti? Siz olsaydınız ne yapardınız?

Şükrüye'nin Penceresinden