Bir süre geçince o mesajların ardı da kesildi. Sanki Fatma’nın öfkesi, cevap bulamadıkça kendi içinde sönüp gitmişti. Ayşe ise bunu bir zafer gibi görmedi. İçinde ne sevinç vardı ne de eski acıların kabaran yankısı. Yalnızca uzun zamandır ilk kez sessizlik vardı.
Şirketi, Mehmet’in ortağına devretti. Üstelik bunu büyük bir kazanç hesabıyla da yapmadı; neredeyse sembolik denecek bir bedelle elden çıkardı. O adam, yıllar önce evrak işlerinde ona yardımcı olmuş, gereksiz sorular sormamış, olup biteni kurcalamadan sadece yapılması gerekeni yapmıştı. Ayşe de artık o sayfayla bağını koparmak istiyordu. Kâğıtlara imza attığı gün, masasının üzerinde kalan birkaç eşyasına baktı; bir zamanlar hayatının merkezi sandığı şeylerin aslında ne kadar hafif olduğunu o an daha iyi anladı.
Sonra başka bir semtte küçük, sade bir ev tuttu. Penceresinden kalabalık caddeler değil, sabahları serinlikle uyanan dar bir sokak görünüyordu. Yeni bir iş buldu. Maaşı eskisi kadar gösterişli değildi belki ama akşam eve döndüğünde kimseye hesap vermiyor, kimsenin bakışından anlam çıkarmaya çalışmıyordu. Hayatı yavaş yavaş sakinleşti. Daha az eşya, daha az gürültü, daha az insan vardı etrafında. Altın zincirlerin, kalabalık davet sofralarının, kimin ne giydiğine bakarak değer biçen yüzlerin olmadığı bir düzen kurdu kendine. Bu sadelik, ona beklediğinden daha iyi geldi.
Günlerden bir gün, yolu o düğün salonunun önünden geçti. Önce fark etmeden yürüdü; sonra tabelayı görünce adımları kendiliğinden yavaşladı. Kapının karşısında durup bir süre yukarı baktı. İçeriden herhangi bir ses gelmiyordu ama Ayşe’nin zihninde o akşam bütün açıklığıyla canlandı. Fatma’nın keskin sesi, konukların merakla parlayan gözleri, masaların arasına yayılan o ağır sessizlik… Bir de Mehmet’in bakışı. Ne suçlayan ne de savunan; sadece kaçan, saklanan, sorumluluktan uzak duran bir bakış.
O gece tek bir cümle beklemişti ondan. Yanında durmasını, “Yeter” demesini, hiç değilse gözleriyle bile olsa onu yalnız bırakmadığını hissettirmesini istemişti. İnsan bazen büyük fedakârlıklar değil, küçücük bir sahiplenme bekliyordu. Ayşe’nin beklediği de buydu.
Ama Mehmet susmuştu.
O sustuğu için Ayşe de gitmişti.
Salonun önünde birkaç saniye daha kaldı. Ne öfke duydu ne pişmanlık. İçinde yalnızca kapanmış bir kapının serinliği vardı. Sonra başını çevirdi, çantasının askısını omzunda düzeltti ve yürümeye devam etti.
Köşeyi döndüğünde eski hayatı arkasında kaldı. Önünde ise kimsenin gölgesini taşımadığı, yalnızca kendisine ait yeni bir yol uzanıyordu.
Onlarsız.
