— Emine teyzenin sırtı yara olmuş, bildiğin yatak yarası dolu. Dün uğradığımızda kendi gözümüzle gördük.
— Ne yatak yarası? — Ayşe’nin içi bir anda boşaldı; sanki bastığı zemin çekilip gitmişti. — Öyle bir şey yok! Her gün temizliyorum, kremini sürüyorum, sağa sola çeviriyorum…
— Sen masal anlatmaya devam et, dedi Fatma sertçe. Sonra hiç beklemeden Emine’nin odasına yöneldi. — Şimdi ben bakarım.
Ayşe peşinden koştu. Emine yatakta hareketsiz yatıyordu; yüzü kireç gibi solgun, göz kapakları kapalıydı. Soluk alıp verişi zorlanıyor, göğsünden ince ince hırıltılar yükseliyordu. Fatma, en ufak bir incelik göstermeden yorganı üstünden sıyırdı, ardından yaşlı kadının geceliğini beline kadar kaldırdı.
— İşte! Gördün mü? — diye bağırdı, parmağıyla Emine’nin sırtını göstererek.
Ayşe eğilip baktı. Evet, deride hafif bir kızarıklık vardı; küçücük, ancak bozuk para kadar bir leke. Ama bu yatak yarası değildi. Uzun süre yatmaktan kaynaklanan bir tahrişti sadece. Üstelik o bölgeyi her gün merhemle ovuyor, kuru kalmasına dikkat ediyordu.
— Bu yatak yarası değil, dedi kısık bir sesle. — Sadece biraz…
— Sus! — Fatma’nın sesi odanın duvarlarına çarptı. — Ben bunun nasıl başladığını bilmem mi sanıyorsun? Yirmi yıl hastanede hemşirelik yaptım ben! Kız kardeşimi bu hâle sen getirdin. Hem de bile bile!
— Siz aklınızı mı kaçırdınız? — Ayşe bir adım geri çekildi. Elleri titremeye başlamıştı. — Onun için elimden gelen her şeyi yapıyorum. Her şeyi!
Merve o sırada mutfaktan geri dönmüştü; ağzı hâlâ doluydu, konuşurken lokmasını bile doğru dürüst yutmadı.
— Mehmet’i arasak mı? — dedi keyifle. — Karısının burada neler çevirdiğini o da duysun.
— Hemen arıyorum! — Fatma telefonu çoktan eline almıştı.
Ayşe odanın ortasında donup kaldı. İçinde ne varsa, görünmez bir yumruk tarafından sıkı sıkı buruluyordu. Bu haksızlıktı. Hem de dayanılmaz bir haksızlık. Üç aydır gücünün son kırıntısına kadar tüketilmişti; uykusunu, nefesini, kendi hayatını unutmuştu. Karşılığında aldığı şey ise suçlama ve aşağılanmaydı.
O sırada Emine gözlerini araladı. Bakışları bulanıktı, kızarmış ve ateşli görünüyordu.
— Fatma? — diye fısıldadı. — Geldin mi?
— Buradayım, Emineciğim, buradayım, dedi Fatma. Az önceki öfkesinden eser kalmamış, bir anda acıyan, şefkatli bir tona bürünmüştü. Yatağın kenarına oturdu. — Merak etme. Her şeyi gördük. Hepsini.
Yaşlı kadın başını ağır ağır Ayşe’ye çevirdi. Gözlerinin derininde tuhaf bir parıltı vardı; sanki gizli bir memnuniyet, ince bir sevinç kıvılcımı.
— O… bana iyi bakmıyor… — diye hırıltıyla söylendi. — İlacımı… unutuyor…
— Yalan! — Ayşe’nin ağzından istemsizce fırladı. — İlaçlarını hep saatinde veriyorum! Bir kere bile aksatmadım!
— Hastanın üstüne bağırma! — Fatma yerinden fırladı. — Bir de kalkmış zavallı kadına ses yükseltiyor! Mehmet! Mehmet, duyuyor musun?
Telefon bağlantısı kurulmuştu. Ayşe, kocasının boğuk sesini işitti ama söylediği kelimeleri seçemedi.
— Hemen eve geliyorsun! — Fatma telefona doğru konuşmayı sürdürdü. — Annenin hâli berbat! Bu da… bunun artık vicdanı kalmamış!
Konuşma yaklaşık üç dakika sürdü. O sırada Merve kapının eşiğine yaslanmış, Ayşe’yi gizlemeye bile gerek duymadığı bir sırıtışla izliyordu. Bakışlarında açık bir zevk vardı: başkasının düşüşünü seyretmenin, birinin çukura yuvarlanmasını yukarıdan izlemenin verdiği çirkin bir sıcaklık.
— Mehmet şimdi gelir, dedi Fatma, telefonu kapatıp çantasına atarken. — Onunla oturup konuşacağız. Ciddi ciddi konuşacağız. Çünkü bu iş böyle devam edemez!
— Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? — Ayşe’nin içinde bir şey çatırdadı. — Burası benim evim! Benim ailem! Hangi hakla…
— Hak mı? — Fatma öfkeden kabardı. — Kız kardeşimi korumaya elbette hakkım var! Ya sen? Sen kimsin? Sadece gelinsin. Geldiğin gibi gitmesini de bilirsin.
— Annem doğru söylüyor, diye araya girdi Merve. Parmaklarına bulaşan börek kırıntılarını yaladı. — Zaten burada neye dayanarak hüküm sürdüğün de belli değil. Ev Mehmet’in. Annesi de Mehmet’in annesi.
Ayşe sandalyeye çöktü. Tartışacak takati kalmamıştı. Hem tartışsa ne değişecekti? Onlar hükmü çoktan vermişlerdi. Kafalarında kurdukları gerçeği hiçbir söz yerinden oynatamazdı.
Dışarıda kış bütün ağırlığıyla sürüyordu; soğuk, acımasız, inatçı. Kar durmadan yağıyor, avluları, arabaları, bankları örtüp görünmez kılıyordu. Dünya bembeyaz, tertemiz bir örtünün altına girmiş gibiydi. Ama bu evin içinde bambaşka bir renk hâkimdi: gri, boğucu, karanlık.
Bir süre sonra dış kapı sertçe açılıp kapandı. Mehmet gelmişti. Ayşe başını kaldırdı ve onun gözleriyle karşılaştı. O bakışlarda en ufak bir tereddüt yoktu. Daha kapıdan girer girmez suçluyu bulmuştu.
Mehmet paltosunu çıkarıp bir kenara bıraktı; karısına bakmadan doğruca annesinin yanına gitti. Yatağın başına eğildi.
— Nasılsın anne?
— Kötüyüm oğlum… — Emine inledi. — Çok kötüyüm… Bana yemek vermiyor… su bile vermiyor…
— Ne? — Ayşe ayağa fırladı. — Bu akıl alır gibi değil! Daha dün ona et suyu kaynattım!
— Ne et suyuymuş o? — Fatma küçümseyerek burnundan soludu. — Hazır bulyondan yaptın herhâlde. Katkı maddesi dolu şeyler. Hasta insana öyle şey verilir mi?
— Mehmet, sen biliyorsun… — Ayşe ona doğru bir adım atmak istedi, ama kocası yalnızca bakışıyla onu durdurdu. Soğuk, yabancı, duvar gibi bir bakıştı bu.
— Biliyorum, dedi Mehmet ağır ağır. — Son zamanlarda sende bir şeyler değişti, onu biliyorum. Sertleştin. Söz dinlemiyorsun. Dün de yüzüme karşı bağırıp çağırdın.
— Bağırmadım! Sadece doğruyu söyledim!
Mehmet doğruldu, yavaşça ona döndü.
— Doğruyu mu söyledin?
