“Senin derdin ancak dizilerin!” diye bağırdı kocası, Ayşe ellerini yumruk yaptı

Hikâyeler
İhmal, utanç verici bir yara gibi kanıyor.

— Neyin doğrusuymuş bu? Annemin sana yük olduğunu söylemen mi? Yorulduğunu yüzüme vurman mı? Sanki yorulan bir tek sensin, Ayşe? Ben yorulmuyor muyum? Her gün didinip duruyorum, eve para getirmek için kendimi paralıyorum!

— Peki ben burada ne yapıyorum sanıyorsun? — Ayşe’nin sesi titredi, ama geri çekilmedi. — Bu evde hizmetçi gibi bekliyorum! Gece gündüz! Kapıdan dışarı adım atmaya bile fırsatım yok!

Mehmet omuz silkti; yüzünde en ufak bir yumuşama yoktu.

— Bu kadar ağır geliyorsa bir bakıcı tutarız, olur biter.

— Mesele bakıcı değil! — Ayşe boğazına düğümlenen ağlamayı zorla yuttu. Şimdi değil. Onların önünde hiç değil. — Mesele senin beni duymaman! Beni görmemen!

— Allah’ım, yine aynı kadın kaprisleri… — Mehmet elini havada bıkkın bir hareketle salladı. Sonra Fatma’ya döndü. — Fatma Hanım, siz annemin yanında kalırsınız, değil mi?

Fatma zafer kazanmış gibi gülümsedi.

— Elbette kalırız. Merve de burada, ben de. Ona gerektiği gibi bakarız.

— Güzel. — Mehmet kapıya doğru yürümeye başladı. — Sen de Ayşe, eşyalarını topla. Birkaç gün annenlere git. Dinlenirsin.

Ayşe olduğu yerde donup kaldı.

Bu, açıkça sürgündü. Üstelik şefkat kılıfına sokulmuş, yumuşatılmış bir sürgün.

— Beni evden mi gönderiyorsun?

— Sana dinlenme fırsatı veriyorum, — dedi Mehmet, dönüp bakma zahmetine bile girmeden. — Yoksa burada kalıp kavga çıkarmaya devam mı edeceksin?

Arkasından Merve’nin kısık bir kahkahası duyuldu. Fatma, Emine’nin yanındaki koltuğa iyice yerleşti; sanki tahtına kurulmuş bir kraliçeydi. Yaşlı kadın gözleri kapalı yatıyordu, fakat Ayşe fark etti: dudaklarının kenarında incecik bir kıvrım vardı. Memnuniyetin belli belirsiz gülüşü.

İşte o anda Ayşe’nin içinde bir şey yer değiştirdi.

Kırılmadı. Hayır, tam tersi oldu. Sanki yıllardır eğri duran bir taş nihayet yerine oturdu.

— Biliyor musun Mehmet, — dedi alçak ama pırıl pırıl bir sesle. — Gideceğim. Gerçekten gideceğim. Ama birkaç günlüğüne değil.

Mehmet bu kez döndü. Yüzündeki şaşkınlık saklanacak gibi değildi.

— Ne diyorsun sen?

— Temelli gidiyorum diyorum. — Sözcükler Ayşe’nin ağzından kendiliğinden dökülüyordu; sanki konuşan o değil de içinde yıllardır susmuş başka bir kadındı. — Yirmi üç yılımı seninle geçirdim. İlk günden beri benden nefret eden anneni sineye çektim. Sen eve geldin, yaptığım hiçbir şey için bir “eline sağlık” bile duymadım, buna da sustum. Senin gözünde bir eş değil, evin bir eşyası oldum. Kullanışlı. Masrafsız. Hep orada durması gereken biri.

— Aklını mı kaçırdın sen? — Mehmet bir adım ona doğru geldi. — Ne söylediğinin farkında mısın?

— Gayet farkındayım, — Ayşe başını iki yana salladı. — Hatta uzun zamandır ilk defa her şeyi bu kadar açık görüyorum. Görünmez olmaktan usandım. Her aksilikte suçlu benmişim gibi yaşamaktan yoruldum. Madem hepiniz bu kadar iyi, bu kadar merhametli, annenize siz bakın. Buyurun, ne kadar becerikli olduğunuzu gösterin.

Fatma birden koltuktan doğruldu.

— Ayşe, kendine gel! Sen bu evin gelinisin, karısısın! Sorumlulukların var!

Ayşe parmağıyla Mehmet’i işaret etti.

— Onun da vardı. Sevmek gibi. Saygı duymak gibi. Korumak, yanında durmak gibi. Peki bunların hangisi kaldı?

Mehmet’in yüzü kıpkırmızı kesildi. Parmakları yumruk oldu.

— Pişman olacaksın, — diye tısladı dişlerinin arasından. — Geri dönmek için kapımda sürüneceksin. Nereye gideceksin? Neyin var senin?

— Annemin yanına gideceğim. Sonra iş bakacağım. Bir oda tutarım. — Ayşe yatak odasına geçti, dolabın üstünden eski çantasını indirdi. — Ondan sonrasına da bakarız.

Eşyalarını hızlıca yerleştirmeye başladı. Düşünmeden, oyalanmadan. Yalnızca en gerekli olanları aldı: kimlikleri, birkaç kazak, iç çamaşırları, küçük bir el havlusu, yıllardır çekmecenin köşesinde duran eski cüzdanını. Elleri titremiyordu. Kalbi de deli gibi atmıyordu artık; aksine düzenli, ağır ve güven veren bir ritimle çarpıyordu. İçine tuhaf bir sükûnet yayılmıştı. Sanki uzun süren bir hastalığın ateşi düşmüş, göğsü ilk kez rahatça nefes alabilir hâle gelmişti.

Mehmet yatak odasının eşiğinde dikiliyordu. Onu izliyor, hiçbir şey söylemiyordu. Bakışlarında bir an için şaşkınlığa benzeyen bir gölge gezindi. Belli ki bu sonucun doğabileceğini hiç hesaba katmamıştı.

— Ciddi misin? — diye sordu, sesi az önceki kadar sert çıkmadı.

Ayşe çantanın fermuarını kapattı. Başını kaldırıp ona uzun uzun baktı. O yüzde, yıllar önce pazarda karşısına çıkan, “Seni korurum,” diye söz veren delikanlıyı aradı. Bulamadı. Karşısında yorgun, öfkeli, gözlerinin ışığı sönmüş yabancı bir adam duruyordu.

— Bundan daha ciddi olamam, — dedi.

Sonra onun yanından geçti. Fatma’nın zaferle parlayan bakışlarının, Merve’nin alaycı gülüşünün önünden yürüdü. Emine’nin yatağının başında kısa bir an durdu. Yaşlı kadın gözlerini açtı.

— Allah şifa versin, — dedi Ayşe sakince. — Kendinize iyi bakın.

Emine’nin gözlerinde bir korku kıvılcımı belirdi. Sanki yaptığı şeyin nereye varacağını ancak o an anlamıştı.

Ayşe kapıdan çıktı.

Merdiven boşluğu buz gibiydi; kattaki pencere tam kapanmıyor, rüzgâr aralıklardan içeri dolup basamakların arasında dolaşıyordu. Ayşe paltosunu omuzlarına daha sıkı sardı, çantasının sapını kavradı ve aşağı inmeye başladı.

Dışarıda kış bütün ağırlığıyla sürüyordu. Kar ayaklarının altında çıtırdıyordu, soğuk yüzünü iğne gibi yakıyordu. Buna rağmen Ayşe üşümüyor gibiydi. İçinde alışılmadık bir sıcaklık büyüyordu; adı belki hafiflikti, belki de özgürlük.

Karla örtülmüş avludan geçerken attığı her adımla geçmiş biraz daha geride kalıyordu. O ev, o odalar, o sesler, o bakışlar; hepsi arkasında küçülüp uzaklaşıyordu.

Önünde ise bilinmezlik vardı. Korkutucuydu, evet. Ama tuhaf biçimde doğruydu da.

Ayşe gülümsedi.

Aylar sonra ilk kez.

Ve beyaz kışın içine doğru yürümeye devam etti; yeni bir hayatın başlayacağı yere doğru.

Şükrüye'nin Penceresinden