Mehmet alaycı bir kahkaha attı.
— Ne ortak işi Ayşe? Sen neden söz ediyorsun? Emekli olmuş bir öğretmensin sen. Ne işinden bahsediyorsun?
Ayşe’nin sesi, kendi kulağına bile şaşırtıcı gelecek kadar sakin çıktı.
— Ben de para koydum. Elimde makbuzlar var.
Telefonun öbür ucunda kısa bir sessizlik oldu. Ardından Mehmet’in sesi ilk kez çatladı.
— Makbuz mu? Yapma Allah aşkına! Onlar hediye sayılırdı.
— Bunu mahkemede konuşmamız daha doğru olacak, — dedi Ayşe. Bu kez kelimeleri tereddütsüzdü. Sonra onun cevap vermesine fırsat bırakmadan telefonu kapattı.
Kalbi göğsünün içinde kuş gibi çırpınıyordu. Bunca yıl boyunca Mehmet’le hiç böyle konuşmamıştı. Hep susmuş, hep geri adım atmış, hep “kavga çıkmasın” diye kendinden vazgeçmişti. Otuz iki yıl boyunca…
Şimdi ise başka bir kadın gibi davranmıştı.
— Ben gerçekten bunu yaptım mı? — diye fısıldadı. Günler sonra ilk kez dudaklarının kenarında belli belirsiz bir tebessüm belirdi.
Sonraki haftalar birbirine karıştı. Ayşe evrak peşinde koştu, avukatıyla görüştü, daha önce hiç duymadığı hukuki terimleri anlamaya çalıştı. Okuldaki işinden izin almak zorunda kaldı; ders anlatacak hâli yoktu, öğrencilerin yüzüne bakarken bile aklı dosyalara, tapulara, eski makbuzlara kayıyordu.
Bir gün odada Elif, onu uzun uzun süzdü.
— Ayşe abla, iyice eridin sen, — dedi kaygıyla. — Bir lokma bir şey ye bari.
Ayşe elini hafifçe salladı.
— Vaktim yok Elif. Belgeleri sıraya koymam lazım.
Elif sesini alçalttı.
— Peki… o adam sana bir şey yapmıyor değil mi? Tehdit falan?
Ayşe buruk bir gülümsemeyle dudaklarını büktü.
— Şimdilik telefondan ibaret. Arayıp duruyor. “Aklını başına topla,” diyor. Sanki aklını kaçıran benmişim gibi, düşünebiliyor musun?
O akşam Can aradı. Sesinde yorgunluk, hatta bıkkınlık vardı.
— Anne, beni de rahat bırakmıyor, — dedi. — Her gün arıyor. Sana söz geçirmemi istiyor.
— Sen ne diyorsun peki?
— Ne diyeyim? Bu sizin meseleniz, dedim. Bunu duyunca iyice delirdi.
Ayşe içini çekti. Can, oldum olası anne babasının meselelerinden uzak durmaya çalışmıştı. Belki de en doğrusu buydu; kim bilir.
— Sen nasılsın anne? Dayanabiliyor musun?
Ayşe yutkundu.
— Dayanıyorum. Bugün eski fotoğrafları buldum. Evi yaptırdığımız zamanları hatırlıyor musun? Sen daha küçücüktün.
Can’ın sesi bir anlığına canlandı.
— Hatırlamaz mıyım! Tuğla taşıdığımı bile hatırlıyorum. Babam da başımızda emir verip dururdu.
— Evet, — dedi Ayşe usulca. — Parayı da ben verirdim.
— Nasıl yani?
— Bildiğin gibi. Öğretmen maaşımın neredeyse tamamı inşaat malzemelerine giderdi. Hatta o yıllara ait ödeme kâğıtları hâlâ duruyor.
Can şaşkınlığını saklayamadı.
— Vay be… Oysa babam her şeyi kendi yaptığını anlatıp duruyor.
Tam o sırada telefon yeniden titredi. Arayan Mehmet’ti. Ayşe ekrana baktı, sonra aramayı reddetti.
— Yine o, — dedi. — Artık her gün arıyor.
— Açma anne.
— Açmıyorum zaten. Ama eve de geliyor.
Bir gün önce Mehmet kapıda belirmişti. Eskiden Ayşe’yi tek bakışıyla susturan o sert ifadeyle karşısına dikilmişti. Bir zamanlar işe yarayan o bakış, artık duvara çarpmış gibi etkisiz kalmıştı.
— Makbuzları bana ver, — demişti emreder gibi.
— Vermeyeceğim.
— Ayşe, ateşle oynuyorsun.
— Asıl sen oynadın Mehmet. Hem de benimle. Otuz iki yıl boyunca.
Mehmet çıkarken kapıyı öyle sert çarpmıştı ki antre duvarından küçük sıva parçaları dökülmüştü.
Bugünse kapıya gelen o değildi. Genç, bakımlı, kendinden fazlasıyla emin bir kadın duruyordu karşısında. Yüzündeki parlak gülümsemenin altında açık bir meydan okuma vardı.
— Ben Ebru, — dedi hiç beklemeden. — Konuşmamız gerekiyor.
Ayşe kollarını göğsünde birleştirdi.
— Ne hakkında?
— Mehmet hakkında. Çok kötü durumda. Zaten ayrılacaksınız. Bu gürültüye ne gerek var?
— Hangi gürültü?
— İşte şu… talepleriniz. Ev, para, bilmem ne.
— Benim param, — diye düzeltti Ayşe.
Ebru gözlerini devirdi.
— Ne paranız olacak? Mehmet yıllarca iş yaptı. Siz de…
— Ben de ne?
Genç kadın bir an duraksadı.
— Yani… ev hanımıydınız sonuçta.
— Otuz yıldır okulda ders veriyorum.
— Ne fark eder! — diye çıkıştı Ebru. — Mehmet’le birbirimizi seviyoruz. Siz ise…
Ayşe onun sözünü kesti.
— Kaç yaşındasınız Ebru?
— Yirmi yedi, — dedi genç kadın meydan okurcasına.
Ayşe hafifçe başını salladı.
— Ben de yirmi yedi yaşındayken hayatın çok basit olduğunu sanırdım. Mehmet’e söyleyin, onu mahkemede bekliyorum.
Ebru gittikten sonra Ayşe uzun süre aynanın karşısında kaldı. Yüzündeki çizgilere, saçlarının arasına karışan beyazlara baktı. Hayır, o genç kızla yarışamazdı. Zaten mesele de bu değildi.
Aynadaki kadına bakarak alçak sesle konuştu:
— Ben gençliğimi geri almak için savaşmıyorum. Hakkımı almak için ayaktayım.
Akşama doğru Zeynep aradı.
— Ayşe Hanım, dosyalar hazır. Yarın dilekçeyi veriyoruz.
— Bu kadar çabuk mu?
— Neyi bekleyeceğiz? Elimiz oldukça sağlam. Bu arada eski eşiniz beni de aradı.
Ayşe’nin eli sıkılaştı.
— Ne istemiş?
— Tehdit etmeye kalktı, — dedi Zeynep sakin bir sesle. Hatta gülümsediği bile anlaşılıyordu. — Ama ben öyle kolay korkacak biri değilim. Siz duruşmaya hazır mısınız?
Ayşe bir an sustu. Sonra dürüstçe cevap verdi:
— Hayır. Ama başka seçeneğim yok.
