“Boşanma davasını açtım. Ev bende kalacak, para da. Sen de biliyorsun, her şey benim üzerime kayıtlı” — Ayşe fincanları silerken parmakları titreyip sessizce yutkundu

Hikâyeler
Bu acımasız karar utanç verici ve aşağılık.

Gerçekten de öyle oldu.

Yarım saat kadar sonra hâkim salona döndü. Herkes nefesini tutmuş beklerken dosyayı önüne aldı ve kararını tane tane okumaya başladı:

— Ayşe Yılmaz’ın, evlilik birliği içinde edinilmiş malların yarısı üzerindeki hakkının tespitine; konut, banka hesapları ve şirket hissesinin bu kapsama dâhil edilmesine…

Mehmet yerinden fırladı.

— Bu karar olamaz! İtiraz edeceğim!

Hâkim başını hafifçe salladı; sesi soğukkanlıydı.

— Elbette kanun yollarına başvurabilirsiniz. Ancak verilen karar geçerliliğini koruyacaktır.

Aradan altı ay geçti.

Ayşe artık evin kendisine ait bölümündeki mutfakta oturuyor, büyük bir pasta için hamur yoğuruyordu. Mal paylaşımından sonra konut resmî olarak iki ayrı daireye dönüştürülmüş, her bölüm için ayrı giriş yapılmıştı. Başta bu durum ona tuhaf gelmişti; aynı çatının altında ama bambaşka bir hayat… Fakat insan her şeye alışıyordu. Zaten Mehmet pek ortalıkta görünmüyordu. Çoğu zaman Ebru’nun yanında kalıyordu.

Telefonu kısa bir sesle öttü. Yakındaki kafeden yeni bir sipariş gelmişti: ertesi gün için bir pasta daha.

Ayşe istemsizce gülümsedi. Yıllarca evde keyif için yaptığı pastaların bir gün küçük bir işe dönüşeceğini kim tahmin ederdi?

Kapı zili çaldı. Açtığında karşısında Can vardı; kucağında kocaman bir çiçek demeti taşıyordu.

— Doğum günün kutlu olsun anne!

— Ah Can’ım! — Ayşe oğluna sarıldı. — Çok teşekkür ederim yavrum.

Can içeri girerken onun unlanmış ellerine baktı.

— Nasılsın? Yine mutfaktasın galiba.

— Siparişler yetişmiyor ki! İnanır mısın, iki hafta sonrasına kadar doluyum.

— Maşallah sana! — Can masaya oturdu. Sonra sesini biraz alçalttı. — Babam rahatsız etmiyor değil mi?

Ayşe kâsedeki kremayı karıştırmaya devam etti.

— Geçen hafta uğradı. Ebru’yla kavga etmişler.

— Sonra?

Ayşe hafifçe burnundan soludu.

— Bana dönmek istediğini söyledi, düşünebiliyor musun? “Ayşe, biz niye iki akılsız gibi ayrıldık? Baştan başlayalım,” dedi.

— Sen ne dedin?

— “Mehmet, artık çok geç. Ben kendimi yeni buldum,” dedim.

Can memnuniyetle güldü, masanın kenarındaki hamurdan küçük bir parça koparıp ağzına attı.

— Anne, seninle gerçekten gurur duyuyorum. Ciddiyim. Böyle ayağa kalkacağını hiç düşünmemiştim.

Ayşe gözlerini pencereye çevirdi.

— Ben de düşünmemiştim. Ama bazen başına kötü sandığın bir şey gelir ya… Sonra anlarsın ki aslında seni iyi bir yere taşımış.

Akşama doğru misafirler gelmeye başladı. Yüksekokuldan eski çalışma arkadaşları, pastacılık grubundan yeni dostları ve komşusu Fatma… Ayşe yenilediği salonunda sofrayı özenle hazırlamıştı. Boşanmanın ardından evi baştan aşağı değiştirmişti; koyu renk duvar kâğıtlarının yerini ferah, açık tonlar almış, ağır mobilyalar yerine daha sade ve kullanışlı eşyalar gelmişti. Mehmet her zaman kalın perdeleri, büyük ve kasvetli dolapları severdi. Ayşe ise artık ışık istiyordu, genişlik istiyordu, nefes alabileceği bir ev istiyordu.

Fatma bardaktaki şerbetini kaldırdı.

— Doğum günü kızımızın şerefine! Bizim kahramanımıza!

Ayşe mahcup mahcup kızardı.

— Aman canım, ne kahramanı…

— Bal gibi kahramansın! — diye araya girdi yüksekokuldan Elif. — Nice kadın yıllarca katlanıyor, değişmekten korkuyor. Sen korkmadın, adım attın.

Gece ilerledi, kahkahalar azaldı, tabaklar toplandı. Herkes gittikten sonra Ayşe kanepeye oturdu, eline de bir fincan çay aldı. Tam derin bir nefes almıştı ki zil yeniden çaldı.

Kapıyı açtığında Mehmet’i gördü. Elinde bir kutu çikolata vardı.

— Doğum günün kutlu olsun, — diye mırıldandı.

— Teşekkür ederim, — dedi Ayşe. İçeri buyur etmedi.

Mehmet kapının önünde huzursuzca kıpırdandı.

— Konuşabilir miyiz?

— Ne hakkında?

— Seni özledim Ayşe.

Ayşe ona dikkatle baktı. Mehmet zayıflamış, yüzü çökmüş, olduğundan yaşlı görünmeye başlamıştı. Ama gözleri değişmemişti; hâlâ aynı hesapçı, aynı kurnaz bakış.

— Ebru ne oldu?

— Ayrıldık. O… bana göre değilmiş.

Ayşe dudaklarında sakin bir tebessümle sordu:

— Peki ben sana göre miyim?

Mehmet cevap veremedi.

— Mehmet, artık geç kaldın. Benim kendi hayatım var.

— Ne hayatı? Pasta mı yapıyorsun? — diye yüzünü buruşturdu.

— Evet, pasta da yapıyorum. Yeni arkadaşlarım var. Koroya gidiyorum. Üstelik… iyiyim. Gerçekten iyiyim.

— Bensiz mi?

Ayşe bu kez içten bir huzurla gülümsedi.

— Düşün, bensiz de oluyormuş. Otuz iki yıl boyunca senin için yaşadım. Bundan sonrasını kendim için yaşamak istiyorum.

Mehmet çikolata kutusunu sessizce uzattı. Ayşe aldı. Adam tek kelime etmeden arkasını dönüp gitti.

Kapıyı kapatınca Ayşe sırtını kapıya yasladı. Gözlerini yumdu.

— Başardım, — diye fısıldadı. — Gerçekten başardım.

Ertesi sabah telefon sesiyle uyandı. Yeni bir siparişti: otuz kişilik düğün pastası.

Telefondaki genç kız çekingen bir sesle sordu:

— Cumartesi gününe yetişir mi acaba?

Ayşe hiç duraksamadan cevap verdi:

— Yetişir. Bundan sonra her şeyi yapabilirim.

Telefonu kapattıktan sonra pencereyi açtı. Bahar güneşi odaya doldu, perdeler hafifçe kıpırdadı. Önünde ne çok şey vardı: pastacılık kursu, arkadaşlarıyla yapılacak deniz kıyısı yolculuğu ve çok yakında Can’ın beklediği bebeği, yani torununu kucağına alma sevinci…

Gökyüzüne bakıp gülümsedi.

— Kim derdi ki, — diye mırıldandı, — insanın hayatı elli beşinden sonra asıl yeni başlıyormuş.

Şükrüye'nin Penceresinden