Ayşe o olaydan sonra bir hafta kendine gelemedi. Kolyesini bir yerde düşürdüğünü sanmış, her köşeyi aramıştı. Sense… sen yanında oturup onu teselli etmiştin. “Üzülme yavrum,” demiştin, “alt tarafı bir eşya, sağlık olsun.”
— Geri alacaktım! — diye bağırdı Fatma, artık kaçacak yeri kalmadığını anlayarak. — Çok sıkışmıştım! Dişlerimle ilgili ciddi bir sorun çıktı, devlet hastanesinde sürünmek istemedim. Parayı bulunca yerine koyacaktım!
Mehmet’in yüzü taş gibi kesilmişti.
— O parayla kaplıca oteline yer ayırttın anne. Biletleri gördüm.
— E ne olmuş? — Fatma’nın sesi savunmaya geçtikçe yükseldi. — Evet, aldım! Ben anneyim, yıllarca emek verdim, dinlenmeyi hak etmedim mi? Sizin evde zaten o takılardan bir sürü var. Bir kolye eksildi diye aç kalacak değildiniz ya!
Ayşe’nin dudakları titredi.
— O, babamdan kalan bir hatıraydı, — dedi neredeyse fısıltıyla. — Onu kaybettiğimiz günleri atlatmamız zaten çok zordu.
Mehmet annesine öyle baktı ki, sanki karşısında yıllardır tanıdığı kadın değil de bambaşka biri duruyordu.
— Git, — dedi kısaca.
— Beni kovuyor musun? Öz anneni? Bir parça metal yüzünden mi?
— Metal yüzünden değil, yalanların yüzünden. Bizi sevmediğin için, anne. Sen bizi sadece işine geldiğinde kullanıyorsun.
Fatma çantasını kaptı; öfkeden elleri titrediği için askısını bile doğru dürüst tutamadı.
— Peki, kalın bakalım! Nasıl istiyorsanız öyle yaşayın! Darlanınca yine benim kapıma gelirsiniz!
Kapıyı çarparak apartmandan çıktı. Taksi çağırmak istedi, fakat telefonundaki uygulama bakiyesinin yetmediğini gösterdi. Mecburen durağa yürüdü. Rüzgâr yüzünü kamçı gibi keserken içinden aynı cümle geçip duruyordu: Pişman olacaklar. Mutlaka pişman olacaklar.
Ama olmadılar. Aramadılar da.
İlk ay Fatma’yı ayakta tutan şey öfkesiydi. Emekli maaşından kalan parayı pastalara, tatlılara harcıyor; onların evinin önünden özellikle dik bir duruşla geçiyordu.
Sonra para bitti. Hem de tamamen.
Buzdolabının rafları boşaldı. Eskiden düşünmeden aldığı peynirin ne kadar pahalılaştığını, faturaların maaşının yarısını yuttuğunu hayretle fark etti. En ucuz makarnalara, çorbalık tavuk parçalarına razı olmak zorunda kaldı.
Ev sessizleşti. Bir zamanlar gelininin aramalarına sinirlenirdi; şimdi telefon günlerce susuyordu. Sadece kredi teklif eden otomatik aramalar geliyordu.
— Size özel onaylandı… — diye neşeli bir ses başlıyordu.
— Bırakın yakamı! — diye bağırıp telefonu kapatıyor, bir dakika geçmeden de ağlamaya başlıyordu.
Üçüncü ayda kışlık botunun fermuarı bozuldu. Tamircinin söylediği ücret başını döndürdü.
— Bunun işi beş dakika sürer! — diye çıkıştı.
Usta omuz silkti.
— O zaman kendiniz yapın.
Eve döndüğünde antredeki dolabın üstünden eski valizi indirdi. İçinden dikiş makinesi çıktı; ağır, sağlam, yılların makinesi. Mehmet küçükken bütün apartmanın söküğünü, paçasını o dikerdi.
İpliği iğneye geçirdi. Çalışmaya alışık olmayan parmakları titriyordu. Botla bütün akşam uğraştı; iğne parmaklarını delik deşik etti, iki iğneyi de kırdı. Yine de fermuarı yerine oturttu.
Ertesi gün utancını yutup apartman girişine küçük bir kâğıt astı: “Uygun fiyata kıyafet tamiri yapılır. Daire 15.”
İlk müşteri, üst kattaki genç öğrenci kız oldu.
— Fatma teyze, kotum yırtıldı.
