“Bana ulaşılmaz olmayı göstereceksiniz ha?” dişlerinin arasından tısladı, manikür randevusunu bahane ederek gelinini ve oğlunu suçladı

Hikâyeler
Bu acımasız unutkanlık kabul edilemez, öfkem kabarıyor.

— Yenisine para ayıramıyorum, yardım eder misiniz?

Fatma, kızı içeri aldı. Kotun yırtığını dizlerinin üzerine serdi; kumaşı dikkatle düzeltti, ipliği renginden seçti. Acele etmeden, ilmek ilmek, sanki yalnızca bir pantolonu değil de kendi dağılmış hâlini de toparlıyormuş gibi dikti. İş bitince öğrenci kız, avucuna buruşmuş bir kâğıt para ile küçük bir çikolata bıraktı.

— Allah razı olsun Fatma teyze, beni büyük dertten kurtardınız!

Kız gittikten sonra Fatma mutfağa geçti. İnce belli bardağa çay koydu, yanında da o çikolatadan küçük küçük kırıp yedi. Birden içi tuhaf oldu. Yıllar sonra ilk kez, kimseye el açmadan, kimseyi sıkıştırmadan, kendi emeğiyle para kazanmıştı. Bir işe yaramış, karşılığını da alın teriyle almıştı.

Sonra işler çoğalmaya başladı. Büyük paralar değildi; kimi zaman bir pantolon paçası, kimi zaman sökülmüş bir fermuar, kimi zaman beli bol gelen bir etek… Gözleri akşamları kızarıyor, sırtı tutuluyor, parmak uçları sızlıyordu. Fakat dikiş makinesinin düzenli tıkırtısı evin sessizliğine karıştıkça Fatma’nın zihni de yavaş yavaş duruluyordu.

Artık yalnızca kırgınlıklarını düşünmüyordu. Ayşe’nin ona iyi bir doktor bulmak için nasıl uğraştığını hatırlıyordu. Mehmet’in, yeni televizyonu beşinci kata nefes nefese taşıdığı günü anımsıyordu. Onların gerçekten aile olmaya çalıştığını şimdi daha iyi görüyordu. Peki ya kendisi? O ikisine hep bir kesenin ağzı gibi bakmıştı.

Hele o kolye… Allah’ım, insan bunu nasıl yapardı? Ayşe’nin babasından kalma bir hatıraydı. Fatma bunu biliyordu. Bile bile götürüp rehinciye bırakmıştı; sırf birkaç gün rahat etmek, kendini şımartmak için.

Aradan altı ay geçti. Kapalı, gri bir cumartesi günü Fatma, oğlunun kapısının önünde duruyordu. Kalbi öyle hızlı çarpıyordu ki sanki göğsünden dışarı fırlayacaktı. Elinde küçük bir poşet vardı.

Zile bastı. Daha kapı açılmadan kaçıp gitmek istedi ama içeriden kilidin sesi geldi.

Karşısında Mehmet belirdi. Yüzü zayıflamış, bakışları ciddileşmişti.

— Anne? Hayırdır, bir şey mi oldu?

— Merhaba Mehmet… Ben çok kalmayacağım, sadece bir dakika.

Koridorun içinden Ayşe de göründü. Kayınvalidesini karşısında görünce yüzü gerildi, omuzları istemsizce kasıldı.

Fatma poşeti oğluna uzattı.

— Bunu getirdim. Al.

Mehmet poşetin içine baktı. İçinde bektaşi üzümü reçeli dolu bir kavanozla bir zarf duruyordu.

— Anne, bunlar ne?

— Reçeli kendim kaynattım. Zarfın içindeyse biraz para var. Az az ödeyeceğim. Kolye için.

Ayşe bir adım yaklaştı.

— Gerek yok Fatma teyze… Bunu yapmanıza lüzum yok.

Fatma bu kez gözlerini kaçırmadı. Gelininin yüzüne bakarak kararlı bir sesle konuştu.

— Var. Gerek var. Rehinciye gittim, değerini sordum. Hepsini ödeyeceğim. Söz veriyorum. Artık çalışıyorum ben. Dikiş dikiyorum.

Eldivenini çıkardı. Ayşe, onun ellerine baktı. Tırnakları kısacıktı; parmaklarında iğne izleri, derisinde sertleşmiş çatlaklar vardı. Bunlar artık emek veren bir insanın elleriydi.

Fatma’nın sesi titredi.

— Ben çok akılsızlık ettim Ayşe kızım. Beni affet. Paranın lafı değil bu… İnsan gibi davranmadığım için affet. Sevilmek bana kendiliğinden verilmiş bir hak sanıyordum. Meğer sevgi de emek istermiş, korunmak istermiş.

Islanan gözlerini göstermemek için arkasını dönüp gitmeye yeltendi.

— Anne, dur.

Mehmet uzanıp paltosunun kolundan tuttu.

— Nereye gidiyorsun? Çay demlendi zaten.

Ayşe hiçbir şey söylemeden poşeti Mehmet’in elinden aldı. Kavanozu çıkardı, ışığa doğru kaldırıp reçele baktı.

— Bektaşi üzümü mü? — diye sordu usulca.

— Evet. Zümrüt gibi olsun diye uğraştım. Mehmet küçükken çok severdi.

Ayşe kapının önünden çekildi.

— Buyurun Fatma teyze. Yalnız ayakkabılarınızı çıkarın, yerleri yeni sildim.

Biraz sonra üçü mutfakta aynı masanın etrafındaydı. Çay içiyor, sessizliğin içinden yavaş yavaş kelimeler topluyorlardı. Kolye elbette geri gelmeyecekti. Ama Fatma, oğlunun ekmeğine reçel sürdüğünü seyrederken içinden şunu geçirdi: Belki de daha kıymetli bir şeyi, tam da son anda, kaybolup gitmeden kurtarmışlardı.

Şükrüye'nin Penceresinden