“Sağır mı oldun sen?! Düğün diyorum, düğün! Bizim evde! Bir ay sonra!” diye montunu hâlâ çıkarmamış, iki poşetle salon kapısında dikilerek bağıran Mehmet’in sert ilanı

Hikâyeler
Bu haber beklenmedik, acı verici ve haksızdı.

Öfkesini dışa mı vuracağını, yoksa susup geçiştireceğini hâlâ seçememiş gibiydi.

— En azından biraz… — diye söze girdi.

— Mehmet, — Ayşe onun sözünü sakince kesti. — Sana bir şey söyleyeceğim. Kavga etmeden, sesimizi yükseltmeden. Düğüne karşı değilim. Yardım etmeye de karşı değilim. Ama senin Fatma’yla birlikte düşündüğünüz şey yardım istemek değildi. Başka bir şeydi bu.

Mehmet cevap vermedi. Mutfağa geçti; çaydanlığı gereğinden fazla gürültüyle ocağın yanına koydu, dolap kapaklarını sertçe açıp kapattı.

Ayşe salona döndü. Bilgisayarını açtı. Kiralık daire sözleşmesi ekranda hâlâ onu bekliyordu. Nehir Caddesi’nde bir daire. Dördüncü kat. Parka bakan pencereler.

Ekrana bakarken aklı, Ali’nin kapıdan çıkmadan önce attığı o son bakışa takılı kaldı. O bakışta ters giden bir şey vardı. Kızgınlık değildi. Kırgınlık hiç değildi. Daha soğuk, daha hesaplı bir şey.

“Bu adam bir şey biliyor,” diye geçirdi içinden. “Ya da bir şey hazırlıyor.”

Parmağı dokunmatik yüzeyin üzerinde asılı kaldı.

Yine tıklamadı.

Çünkü artık kafasında başka bir soru dönüp duruyordu: Ali neden bunca zaman tek kelime etmemişti? Zeki olduğu belliydi, etrafı dikkatle tartıyordu, çekingen birine de benzemiyordu. Buna rağmen susmuştu. Bakmış, dinlemiş, kaydetmişti.

Peki ne için?

Cevap, Ayşe’nin hiç beklemediği bir yerden geldi.

Fatma’nın ziyaretinden üç gün sonra tanımadığı bir kadından mesaj aldı. Kısa, dolaysız, girişsiz bir mesajdı: “Siz Mehmet Yılmaz’ın eşi misiniz? Sizinle konuşmam gerekiyor. Önemli.”

Ayşe uzun süre ekrana baktı. Sonra yalnızca şunu yazdı: “Dinliyorum.”

Atatürk Bulvarı’ndaki küçük bir kahvecide buluştular. Ahşap masaları olan, içerisi kakule kokan, sakin bir yerdi. Kadının adı Elif’ti. Otuz iki yaşındaydı. Sesi alçak çıkıyor, ellerini masanın üzerinde sınava girmiş biri gibi özenle birleştiriyordu. Ali’nin ticari işler müdürü olarak göründüğü şirkette muhasebeci olarak çalışıyordu. Ve bildiği bazı şeyler vardı.

Ali yalnızca düğün için mekân aramıyordu. Asıl aradığı, birkaç sahte işlemi üzerinden geçirebileceği insanlardı. Kâğıt üzerinde her şey düğün ikramı, organizasyon hizmeti ve ekipman kiralama bedeli gibi görünecekti. Para önce kardeşinin şirketine aktarılacak, oradan da başka yerlere dağıtılacaktı. Basit, sessiz, neredeyse fark edilmeyecek bir düzenekti. Bunun için gereken tek şey, parası ve evi olan, güvenmeye hazır akrabalardı.

Elif bunları anlatırken sesini hiç yükseltmedi. Bazen telefonundaki notlara bakıyor, sonra kaldığı yerden devam ediyordu. Ayşe onu dinlerken kahvesinden küçük yudumlar aldı. İçinde ne panik vardı ne de gerçek bir şaşkınlık. Daha çok, uzun zamandır sezdiği bir yanlışın nihayet elle tutulur hâle gelmesinden doğan o tuhaf ağırlık vardı.

— Bunu neden bana anlatıyorsunuz? — diye sordu Ayşe.

Elif bir süre sustu. Gözlerini masanın kenarına indirdi.

— Çünkü bir yıl önce aynı şeyi ablama yaptı, — dedi. — Ablam yetmiş bin lirasını kaybetti. Altı ay evden çıkamadı.

Ayşe eve döndüğünde akşam olmuştu. Mehmet kanepede oturuyor, televizyonda bir şeylere bakıyordu. Her zamanki hâliyle rahattı; sanki evin düzeni, koltuğun yeri, ekrandaki ses, hepsi bildik ve güvenliydi. Ayşe ayakkabılarını çıkardı, montunu astı, salona geçti ve onun karşısındaki koltuğa oturdu.

— Mehmet, Ali’nin kurduğu düzenden haberin var mıydı?

Mehmet hemen cevap vermedi. Önce kumandayı alıp sesi kıstı. Sonra ona baktı. Ayşe, o bakışta aradığı her şeyi gördü. Suçluluk değildi bu. Korku da değildi. Daha çok, küçük bir yaramazlığı ortaya çıkmış da canı sıkılmış bir insanın bıkkınlığına benziyordu.

— Ayşe, sen yine kafanda kuruyorsun, — dedi.

— Hayır, — diye karşılık verdi Ayşe. — Ayrıntıları bilen biriyle görüştüm. Belgeleri, tutarları, yöntemi biliyor. Bu benim uydurduğum bir şey değil.

Mehmet ayağa kalktı. Odanın içinde birkaç adım gidip geldi.

— Ali düzgün adam. Fatma da onu seviyor. Sen zaten benim ailemi hiçbir zaman kabullenmedin…

— Mehmet.

Adını öyle sakin söylemişti ki Mehmet bir anda sustu.

Ayşe devam etti:

— Tartışmayacağım. Kendimi savunmaya da çalışmayacağım. Sana yalnızca açıkça söylemek istiyorum: Boşanma davası açacağım.

Televizyon köşede boğuk boğuk konuşmayı sürdürüyordu. Dışarıda bir araba kornaya bastı. Hayat, bu salonda az önce söylenen sözlerle hiç ilgilenmiyormuş gibi kendi yolunda akıp gidiyordu.

Mehmet uzun süre ses çıkarmadı. Sonunda kısık bir sesle sordu:

— Düğün yüzünden mi?

— Hayır, — dedi Ayşe. — Düğün sadece görmem gereken son şeydi.

Boşanma dört ay sürdü. Gürültülü değildi, ortalığı ayağa kaldıran kavgalarla geçmedi; yalnızca uzun ve yıpratıcıydı. Avukat görüşmeleri, evraklar, mal paylaşımı, imzalar… Mehmet birkaç kez konuşmayı, açıklama yapmayı, her şeyi baştan kurmayı denedi. Fakat her seferinde Ayşe’nin içinde, Atatürk Bulvarı’ndaki o kahvecide örülmeye başlamış sakin ve aşılmaz duvara çarptı.

Fatma sonunda Ali’yle evlendi. Sessizce, dar bir çevrede, gösterişli bir düğün yapmadan ve başkalarının parasına dokunmadan. Düzen bozulduğu için mi böyle olmuştu, yoksa Ali risk almaktan vazgeçtiği için mi, Ayşe bunu hiç öğrenmedi. Haberi ortak bir tanıdıktan tesadüfen duydu. İçinde neredeyse hiçbir şey kıpırdamadı. Yalnızca bedene yayılan hafif, somut bir rahatlama hissetti.

Nehir Caddesi’ndeki daireyi haziran ayında tuttu.

Taşınması bir gün sürdü. Eşyalarının bu kadar az çıkmasına kendisi de şaşırdı; belki de sadece gerçekten kendisine ait olanları almıştı. Birkaç koli, iki bavul, en sevdiği battaniye… Mehmet’le yıllar önce İzmir’de bir pazardan aldıkları battaniyeyi yanında götürdü. Ama o pazara ait hatırayı götürmedi. O, eski evde kaldı; kanepeyle, odaların sessizliğiyle ve yedi yılla birlikte.

Yeni daire onu derin bir sükûnetle ve taze boya kokusuyla karşıladı. Dördüncü kattaydı; tavanları yüksekti, pencereleri parka bakıyordu. Tam da Ayşe’nin zihninde kurduğu gibiydi.

Şükrüye'nin Penceresinden