“Sağır mı oldun sen?! Düğün diyorum, düğün! Bizim evde! Bir ay sonra!” diye montunu hâlâ çıkarmamış, iki poşetle salon kapısında dikilerek bağıran Mehmet’in sert ilanı

Hikâyeler
Bu haber beklenmedik, acı verici ve haksızdı.

Kolileri duvarın dibine dizdi, pencereyi açtı ve uzun bir süre kıpırdamadan durup aşağıyı seyretti. Parkın yolunda köpeklerini gezdiren insanlar ağır ağır ilerliyor, çocuklar bisikletlerinin pedallarına asılıyor, sıradanlığın içindeki o telaşsız hayat gözlerinin önünde usulca akıyordu. Sanki bütün bu sakinlik, bilhassa onun için kurulmuştu.

Sonra kutulardan birini açıp kahve makinesini çıkardı. Yeni evde eline aldığı ilk eşya o oldu. Kahvesini hazırladı, pencere pervazına oturdu, İzmir’den kalan battaniyeye sarındı.

Sessizlik vardı. İyi geliyordu. Hatta bu iyilik ona neredeyse tuhaf görünüyordu.

Ayşe küçük bir yayınevinde editör olarak çalışıyordu. İşini eskiden beri severdi; hem de öyle geçici bir hevesle değil, köklü bir bağlılıkla. Fakat son yıllarda onu hep ikinci sıraya itmişti. Sanki kendine fazla yer açmaktan çekinir gibi davranmıştı. Şimdi o yer genişlemişti ve Ayşe, boşalan alanın yavaş yavaş kendisine ait şeylerle dolduğunu fark ediyordu.

İki yıldır ertelediği bir dosyayı yeniden önüne aldı: Ankara’dan genç bir yazarın roman taslağı. Metin canlıydı, yer yer hırçın, kimi bölümlerinde hamdı; ama sayfaların içinde sahici bir şeyin nabzı atıyordu. Ayşe akşamları çalışıyordu; yanında kahvesi, açık pencereden giren serin hava… Uzun zamandır ilk kez saate bakmadan vakit geçiriyordu.

Ağustosta, iş arkadaşı Zeynep’le hafta sonu için Beypazarı’na gittiler. Özel bir sebep yoktu. Cuma akşamı arabaya bindiler ve yola çıktılar. Eski konaklar, ahşap kapılar, pazarda taze meyveler, kaldıkları küçük otelde başkalarının valizlerinin üstünde uyumayı âdet edinmiş komik bir kedi… Ayşe orada öyle kolay, öyle içten güldü ki, sanki yıllardır gülmeyi bu kadar hafif yaşamamıştı.

Akşam yemeğinde Zeynep onu dikkatle süzdü, yüzünde tatlı bir şaşkınlık vardı.

“Sen değişmişsin,” dedi.

Ayşe gülümsedi. “Nasıl yani?”

“Bilmiyorum,” diye omuz silkti Zeynep. “Daha gerçek gibisin. Eskiden hep biraz… tetikteydin. Sanki nöbet tutar gibi.”

Ayşe bu sözleri bir süre içinde çevirdi. Evet, galiba öyleydi. İnsan uzun zaman boyunca bir başkasının ailesinden gelecek yeni bir taşkınlığı bekleyerek yaşayınca, fark etmeden hep hazırda durmayı öğreniyordu. Bu, insanın üstüne siniyordu. Çıkması ise yavaş oluyordu.

Sonbaharda Mehmet’le tesadüfen karşılaştı. Bir markette, kasanın önünde. Mehmet iyi görünüyordu; biraz zayıflamıştı. Elinde makarna ve domates salçası vardı. Selamlaştılar. Üç dakika kadar konuştular; havadan sudan, mevsimin erken serinlediğinden, bu markette sebzelerin taze olduğundan… Sonra da nazikçe ayrıldılar. Ne kırgın bir söz geçti aralarında ne de eski bir hesap açıldı.

Ayşe arabasına doğru yürürken içinden şunu geçirdi: Demek bu kadarmış. Yedi yıl, boşanma, kasada rastlaşma ve üç dakikalık bir konuşma. Ne canı yanmıştı ne de öfke duymuştu. Sadece, bir zamanlar sevdiği ama artık başka bir zamanın içinde kalmış birine sessizce veda etmiş gibiydi.

Eve dönünce ocağa su koydu, buzdolabından sebzeleri çıkardı, hafif bir müzik açtı. Dışarıda akşam koyulaşıyor, sokak lambaları birer birer yanıyordu. Dairenin odaları sıcak bir ışıkla dolmaya başladı.

Biberleri doğradı, tenceredekileri karıştırdı, arada bir pencereye bakıp durdu. Aklı bir yandan roman dosyasındaydı, bir yandan Beypazarı yolculuğunda. Sonra uzun süredir istediği seramik kursunu düşündü; gelecek hafta gidip kaydolacaktı. Hep ertelemişti.

Artık ertelemeyecekti.

Hayat meğer çok yakındaydı. Bazen ona kavuşmak için yalnızca kapıyı açmak gerekiyordu.

Dairenin sözleşmesini sonunda uzattı. Bu kez bir aylığına değil; hiç tereddüt etmeden, bir yıllığına. Parmak ucuyla attığı tek imza, sanki en başından beri olması gereken yere konmuştu.

Kızılay’daki o kafeden tanıdığı Elif, beklenmedik biçimde hayatına yakın bir insan olarak girdi. Önce seyrek mesajlaştılar. Sonra konuşmalar sıklaştı. Bir gün birlikte çağdaş seramik sergisine gittiler; eserleri doğru dürüst incelemeyi unutup üç saat boyunca aralıksız sohbet ettiler. Hayatın insanları bazen nasıl yan yana getirdiği tuhaftı: Başkasının kötülüğüyle, ayrı ayrı taşınmış acılarla, beklenmedik bir anda… Ve sonra bir bakıyordun, yanında sana iyi gelen biri vardı.

Daha sonra anlaşıldı ki Ali, araştırmacıların dikkatini çekmişti. Fatma’yla ilgili mesele yüzünden değil; o konuda izler ustaca kapatılmıştı. Daha eski başka bir işten dolayı. Ayşe bunu kasım ayında Elif’ten öğrendi. Birlikte çay içerlerken anlatmıştı Elif. Ayşe’nin içinde zafer duygusu uyanmadı. Sadece sakin bir kabulleniş geçti içinden: Eh, öyle olsun.

Fatma bir kez aradı. Telefonun ucunda on saniye kadar sessiz kaldı. Sonra yalnızca, “Sen haklıymışsın,” dedi. Başka hiçbir şey eklemedi.

Ayşe kısa ve sade cevap verdi: “Biliyorum. Kendine dikkat et.”

Telefonu kapattıktan sonra uzun süre pencerenin önünde oturdu.

Kimseyi ezip geçme isteği yoktu içinde. Buna ihtiyacı da kalmamıştı.

Aralık sessizce geldi. Soğuk hava, erken kararan akşamlar, dükkânlara sinen mandalina kokusu… Ayşe evini kendi başına, telaşsızca süsledi. Pencereye ince ışıklar astı, vazoya bir çam dalı koydu, öğrencilik yıllarından beri sakladığı geyikli kupasını rafın en görünür yerine yerleştirdi.

Yeni yılı Zeynep ve Elif’le karşıladı. Üçü birlikteydiler; nar şerbeti, neşeli dilekler ve şehir üstünde patlayan havai fişekleri gören küçük balkonla…

Saatler gece yarısını gösterdiğinde Ayşe pencerenin yanında duruyordu. Işıklara baktı. Bir yıl önce aynı vakitte, şimdi ona yabancı gelen bir hayatın kanepesinde oturduğunu düşündü. O zaman böyle olabileceğini bilmiyordu: hafif, korkusuz, kendi başına.

Şimdi biliyordu.

Bardağını kaldırdı. Dışarıda bir havai fişek daha dağıldı; parlak, kısa ve güzel.

İşte bu kadar, diye düşündü. Ve işte başlangıç.

Şükrüye'nin Penceresinden