“Bu yüzden, o sözüm ona “koruyuculuğunuzu” da yanınıza alıp buradan gönül rahatlığıyla çıkabilirsiniz!” dedi Ayşe, Fatma’ya kapıyı göstererek

Hikâyeler
Baskıcı annelik, onursuz bir gerilim yarattı.

Kendi hikmetinizle vardığınız sonuç da ortada: Şu an masamda oturan, kendini savunmak için tek kelime edemeyen adam. Benim için bu kadarı yeter. Çayınızı için, sonra da şu eve ekmek getirecek diye övündüğünüz oğlunuzu alıp götürün. Valizini toplarken yardıma ihtiyacı olacağı kesin.

“Valiz” kelimesi mutfağın ortasına düşen yakıcı bir damla gibi oldu; aile saadeti denen ince cilayı bir anda eritip altındaki çürümüşlüğü ortaya çıkardı. O ana kadar annesinin gölgesine sığınmış, solgun ve silik bir figürden ibaret duran Mehmet birden doğruldu. Ağır ağır ayağa kalktı; hareketlerinde yapmacık, sanki önceden aynanın karşısında çalışılmış bir hava vardı. Önündeki el değmemiş böreği kenara itti; sanki böyle yaparak yeme içme, ihtiyaç, geçim gibi sıradan şeylerle bütün bağını kopardığını göstermek istiyordu. Sonra Ayşe’ye baktı. Bir kocanın karısına bakışı değildi bu; kendini hakikatin taşıyıcısı sanan birinin, yolunu şaşırmış dar kafalı kalabalığa yukarıdan bakışıydı.

— Sen beni hiçbir zaman anlamadın, — diye başladı alçak bir sesle; fakat sesinin altında derin, titrek bir gösteriş vardı. — Beni hep kendi dar düzeninin içine sıkıştırmaya çalıştın. İş, maaş, izin… İlkel bir biyolojik döngü. Sen yalnızca kabuğu görüyorsun Ayşe, ambalaja takılıp kalıyorsun. Ben ise özden söz ediyorum. Meselenin cevherinden!

Fatma bunu duyar duymaz sanki eline bir sancak almış gibi canlandı. Oğluna gururla baktı, ardından Ayşe’ye zafer kazanmış bir komutan edasıyla döndü.

— Duyuyor musun? Nasıl konuşuyor, farkında mısın? Söylediklerinden bir kelime olsun anlayabildin mi? Senin o küçücük dünyan ona dar geliyor, dar!

Ama Mehmet, annesini elinin bir hareketiyle susturdu. Sahne onundu; alkış da, acı da, büyük sözler de ona ait olmalıydı.

— Ben senin o kaba ifadenle “işten ayrılmadım”, — dedi, bir konferans kürsüsüne çıkmış gibi bir adım öne gelerek. — Ben insanın kişiliğini öğüten, onu bir göreve, bir dişliye çeviren sistemin dışına çıktım. Ben “iş” aramıyorum. Ben bir çağrı, bir anlam, bir hakiki yön arıyorum. Ve sevgilim, bunlar aynı şey değil. Bunun için zamana ihtiyaç var. İçine dönmeye, yoğunlaşmaya, derinleşmeye… Bu, içsel bir emek. Ruhsal bir çaba. Sabah dokuzdan akşam altıya kadar bir masanın başında evrak itip kakmaktan çok daha ağır bir şey.

Konuşurken kendi sesinin tınısından mest oluyor, kulağa büyük gelen ama içi boş cümlelerinin içinde keyifle yüzüyordu. Kendini, evrenin sırlarını daha yeni ateş yakmayı öğrenmiş bir yabaniye anlatmak zorunda kalan, anlaşılmamış bir düşünce devi gibi resmediyordu.

Ayşe ise gözlerini ondan ayırmadan, buz gibi bir sükûnetle sordu:

— Peki Mehmet, bu iki haftalık ruhsal çalışmanın sonunda neye ulaştın? Kanepede uzanırken yeni bir fizik kanunu mu keşfettin? Yoksa dizi izlerken iç huzurun sırrını mı buldun?

— İşte bu! Gördün mü? — Mehmet işaret parmağını tavana doğru kaldırdı. — Sen tam olarak busun! Manevi sermayeyi maddi ölçülerle tartmaya kalkıyorsun. Tükenmişliğin ne olduğunu bilmiyorsun sen. Bedenin değil, ruhun yorulduğunda insanın ne hale geldiğini anlayamazsın! Ben o şirkete en verimli yıllarımı, bütün gücümü verdim. Karşılığında elime geçen şey koca bir boşluk oldu. Sen ise beni toparlamaya yardım edeceğine, yeniden aynı esarete itmeye çalışıyorsun. Hem ne uğruna? Yeni bir telefon için mi? Deniz kenarında yapılacak bir tatil için mi? Senin gibilerin tabağındaki yemeği çekip durduğu o boş gösterişler için mi?

— Aynen öyle! — diye atıldı Fatma, anneliğinin bütün öfkesiyle. — Benim oğlum yükseklerde uçar! Senin istediğin kartal değil, arabana koşacağın bir yük beygiri!

Ayşe bu birbirini kusursuzca tamamlayan ikiliyi dinledi; biri kendini aklıyor, öteki çocuk kalmışlığını kutsuyordu. İçinde koyu, soğuk bir şeyin kabarıp kaynamaya başladığını hissetti. Karşısındaki kırk yaşındaki adama baktı; gözleri gerçekten de kendini peygamber sanan birinin ateşiyle yanıyordu. Sonra ona hayranlıkla tutunan annesine çevirdi bakışlarını. Ve o anda tablo bütün parçalarıyla yerine oturdu.

Bu bir tartışma değildi. Sıradan bir aile kavgası hiç değildi.

Bu, yalanın, bencilliğin ve sorumluluk alma konusundaki hastalıklı yetersizliğin üstüne kurulmuş koskoca bir dünyayla çarpışmaydı. Ayşe artık o oyunun içinde figüran olmayı reddediyordu. Dimdik ayağa kalktı; şimdiye kadar onu ayakta tutan sakinliği, fazla gerilmiş bir tel gibi bir anda koptu.

— Fatma, siz neye dayanarak oğlunuzu benim beslemem gerektiğini düşünüyorsunuz? — dedi, sesi artık saklanmamış, ham bir öfkeyle doluydu. — O benim kocam. Erkek olan o. Beni onun geçindirmesi gerekir, benim onu değil! Bu yüzden şu korumacı tavrınızı da alın, oğlunuzu da alın ve hemen evimden çıkın!

Bu sözler, kaynanasının yüzüne fırlatılmış çıplak bir öfke gibi mutfağın içinde patladı. Birkaç saniyeliğine ortalığa öyle kusursuz bir boşluk çöktü ki, sanki güneş ışığının içinde süzülen toz zerrecikleri bile donup kalmıştı.

Şükrüye'nin Penceresinden