“Bu yüzden, o sözüm ona “koruyuculuğunuzu” da yanınıza alıp buradan gönül rahatlığıyla çıkabilirsiniz!” dedi Ayşe, Fatma’ya kapıyı göstererek

Hikâyeler
Baskıcı annelik, onursuz bir gerilim yarattı.

Mehmet ağzı açık kalakalmıştı; az önce kendine yakıştırdığı o bilge, neredeyse vaaz veren duruş bir anda sönmüş, yerini ne yapacağını bilemeyen mahcup bir delikanlı hâline bırakmıştı. Fatma’nın yüzüne kan hücum etti; nefesi kesik kesik, zorla çıkıyordu. Bir şey söylemek, belki bağırmak, belki oğlunun yerine konuşmak istedi. Fakat Ayşe ona o fırsatı vermedi.

Artık tartışmıyordu. Kendini açıklamaya, haklılığını ispatlamaya da çalışmıyordu. İçinde bir şey geri dönülmez biçimde kopmuştu. Sanki sabrını, nezaketini ve son kırıntısı kalmış umudunu ayakta tutan ince bir tel yanıp kül olmuştu. Hiçbir şey demeden arkasını döndü ve mutfaktan çıktı. Adımları sakindi ama kararlıydı; ne telaş vardı üzerinde ne de bir sinir krizi hâli. Mehmet ile Fatma birbirlerine baktılar. Bakışlarının içinde şaşkınlıkla birlikte, yaklaşan kötü bir şeyin soğuk sezgisi dolaşıyordu.

Bir dakika kadar sonra Ayşe geri geldi. Kolunda büyük, koyu lacivert, tekerlekli bir valiz vardı. Bir zamanlar balayına giderken yanlarına aldıkları valizdi bu. Tek kelime etmeden onu kapının önüne, masayla donup kalmış ana oğlun arasına bıraktı. Valizin yere değen tekerleklerinden çıkan tok ses, mutfağın sessizliğinde beklenmedik kadar ağır duyuldu.

Sonra onların yüzüne bakmadan kilitleri çıt diye açtı, kapağı tek hamlede yukarı kaldırdı. Valizin boş içi, ikisinin karşısında derin bir kuyu gibi açıldı. Söze gerek bırakmayan, apaçık bir işaretti bu.

— Ayşe… ne yapıyorsun sen? — diye kekeledi Mehmet nihayet, sesini güç bela bulabilmişti.

Ayşe onu duymamış gibiydi. Duvarın yanındaki uzun dolaba yürüdü; Mehmet’in dışarıda giydiği kıyafetler orada asılıydı. İlk olarak pahalı kaşmir paltosunu alıp valizin içine fırlattı. Bu, son doğum gününde Ayşe’nin ona aldığı hediyeydi.

— Bu, acımasız gerçekliğin içinde kendini ararken lazım olur, — dedi dümdüz, metal gibi soğuk bir sesle. Paltoya dönüp bakmadı bile. — İnsan üşümezse yüce düşüncelere daha rahat yoğunlaşır.

Ardından şifonyerin çekmecesini açtı. İçinden düzgünce ütülenmiş gömlekleri deste hâlinde çıkardı. Hepsi tek tek valize düştü; kırışarak, özensizce, sanki artık hiçbir hatıra taşımıyormuş gibi.

— Bunlar da iş görüşmeleri için. Dâhi, kurtarıcı, manevi rehber rolüne başvururken giyersin. Gerçi böyle makamlar için genelde kıyafet şartı aranmaz ama olsun. Ciddiyet görüntüsü verir.

Mehmet dehşetle onu izliyordu. Bu sıradan bir eşya toplama değildi.

Bu, herkesin gözü önünde yapılan bir infazdı.

Onun yıllardır kurduğu görüntünün, kendi hakkında anlattığı efsanenin parça parça yıkılmasıydı. Ayşe, ortak hayatlarına ait olan her eşyanın üzerindeki anlamı söküp alıyor, geriye yalnızca en yalın işlevini bırakıyordu: kullanılacak bir nesne.

— Yeter! Ayşe, derhâl bırak şunu! — diye atıldı Mehmet. Elini yakalamaya çalıştı.

Ayşe kolunu öyle sert çekti ki, sanki kendisine kirli bir şey değmiş gibi irkildi.

Sonra raflara yöneldi. Mehmet’in kitapları orada sıralanmıştı: kişisel gelişim, felsefe, insanın amacını bulması, iç yolculuklar… Ayşe tek bir hareketle hepsini kucağına topladı ve gömleklerin üstüne, valizin içine savurdu.

— Bu da ruh gıdan, — dedi. — Yolda çok ihtiyacın olur. Hem de bedeni besinden çok daha fazla. Çünkü öğrendiğimize göre, bedeni besini zaten başkasının sağlaması gerekiyormuş.

Şokun etkisinden çıkan Fatma telaşla ona doğru yürüdü.

— Sen aklını mı kaçırdın? Onlar onun eşyaları!

— Öyleydi, — diye karşılık verdi Ayşe, arkasına bile dönmeden. — Artık sizin paketiniz.

Mehmet’in dizüstü bilgisayarını aldı, öfkesine rağmen onu dikkatlice uygun bölmeye yerleştirdi.

— Bu da mesleğini bulma aracı. Ya da dizi izleme aracı. Aydınlanma seviyene göre değişir.

En son ayakkabıları geldi. Ayşe onları valize attığında çıkan boğuk ses, taş atılmış gibi mutfağa yayıldı. Sonra bütün gücüyle kapağı indirdi, kilitleri kapattı. Valizin sapını çekip uzattı ve onu sertçe Fatma’nın ayaklarının dibine doğru sürdü. Valiz, kadının ayakkabılarına birkaç santim kala durdu.

Ayşe doğruldu. İkisini de uzun, ağır, insana nefes aldırmayan bir bakışla süzdü. Gözlerinde artık ne kırgınlık vardı ne pişmanlık. Yalnızca soğumuş, içi yanıp boşalmış bir sessizlik kalmıştı. Doğrudan Fatma’nın gözlerinin içine baktı.

— Oğlunuzun yetenekli olduğunu siz söylediniz. Buyurun, yeteneğinizi alın götürün. Ben ondan fazlasıyla doydum. İade işlemlerini de üreticisiyle halledin.

Bunu söyledikten sonra arkasını döndü ve bir kez bile bakmadan mutfaktan çıkıp gitti.

“Dâhi” Mehmet, annesiyle ve o valizle baş başa kaldı. Valiz, yıkılmış aile hayatlarının ortasında, ikisinin arasında yükselen bir mezar taşı gibi duruyordu. Evin içine ise öyle derin, sağır bir sessizlik çöktü ki, o sessizliği artık bir daha hiçbir ortak hayat sesi bölemeyecekti.

Şükrüye'nin Penceresinden