“Demek ben bu evde başkasının sırtından geçinen biriyim, öyle mi?” Elif, sesini hiç yükseltmeden Murat ve kayınvalidesinin suçlamalarını yüzüne vurdu

Hikâyeler
Adaletsiz suçlamalar, yürek parçalayan bir yalnızlık.

— Ama bundan sonra daha dürüst bir düzen kuracağız, — diye sürdürdü Elif. — Herkes kendine ait olanı ayrı alacak. Murat bu evde yaşadığına göre faturalar yarı yarıya bölünecek. Temizlik malzemesi, yiyecek, internet, ne varsa tek tek yazılacak. Sizin harcamalarınız ise, Zehra Hanım, bizim evimizin hesabına dâhil değil.

Zehra birden dikleşti.

— Bu da ne demek oluyor şimdi?

— Şu demek oluyor: Murat size destek olmak istiyorsa, bunu kendi payından yapar. Ortak paradan değil. Benim ödediğim şeylerin sırtından hiç değil.

— Sen nasıl olur da bir evladın annesine yaptığı yardımı hesaba dökersin?

— Az önce banyodaki kavanozlarımı nasıl saydıysanız, ben de öyle sayıyorum.

Mutfak bir anda sessizliğe gömüldü. Biraz önce sık sık ve gürültülü soluk alıp veren Murat bile nefesini tutmuş gibiydi.

Zehra, boş sandalyenin üzerindeki çantasını kaptı.

— Murat, karının annenle nasıl konuştuğunu duyuyor musun?

— Anne…

— Bana “anne” deyip durma! — Zehra sertçe oğluna döndü. — Sen erkek misin, değil misin? Kendi evinde seni hizaya sokuyorlar!

Elif kaşlarını hafifçe kaldırdı.

— Kimin evinde?

Murat’ın yüzü soldu. Çok belirgin değildi belki ama Elif fark etti. Zehra da fark etmişti; buna rağmen inadı geri adım atmasına izin vermedi.

— Aile evinde! Oğlum burada oturuyor!

— Evet, burada oturuyor, — dedi Elif sakin sakin. — Ama dairenin sahibi benim. Bu bir hakaret değil, yalnızca gerçek. Madem bugün her şeyi adıyla anıyoruz, o zaman bu evin nikâhtan sonra gökten inmiş gibi davranmayalım.

Zehra çantasının saplarını avucunda sıktı.

— Demek şimdi bunu başımıza kakacaksın?

— Kimsenin başına bir şey kaktığım yok. Sınırları hatırlatıyorum. Benim evime geldiniz, benim masama oturdunuz ve oğlunuza ne kadar yararlı, ne kadar uygun bir eş olduğumu tartmaya kalktınız. Şimdi ben de bana neyin uygun olup olmadığına bakıyorum.

Murat elini yüzünden geçirdi.

— Elif, yeter artık. Hepimiz sinirliyiz.

— Hayır Murat. Az önce bana asalak derken sinirli olan annenizdi. Ben şu anda gayet sakinim.

Bu doğruydu. Elif’in içinde ne öfke kabarıyordu ne de ağlama isteği. Her şey tuhaf biçimde berrak ve soğuktu; sanki hoşlanmadığı biriyle yapılacak ciddi bir görüşmeye hazırlanmıştı. Kendini savunma ihtiyacı bile duymuyordu. Sadece netlik vardı. Uzun zamandır üstünde taşıdığı ağır bir örtü birden kaldırılmış, boğucu hava dağılmış gibiydi.

— Bugünden itibaren, — diye devam etti, — konuşup anlaşmadan “herkes için” alışveriş yapmayacağım. “Sonra hallederiz” dediğinde arabanın masrafını ben karşılamayacağım. Unuttun diye faturaların tamamını kapatmayacağım. Üstelik bizim giderlerimize tek kuruş katkısı olmayan ama kendini denetçi sanan birinin yorumlarını da kabul etmeyeceğim.

Zehra sandalyeden hışımla kalktı.

— Ben evime gidiyorum. Bunları dinlemek zorunda değilim.

— Peki, — dedi Elif. — Eşyalarınız antrede.

Zehra oğluna baktı. Belli ki Murat’ın onu durdurmasını, karısına sert bir söz söylemesini, eski düzeni geri getirmesini bekliyordu. Fakat Murat susuyordu. Hâlâ masanın yanında duruyor, önündeki makbuzlara sanki yanlışlıkla eline geçmiş yabancı mektuplarmış gibi bakıyordu.

— Murat, beni geçirmeyecek misin? — diye sordu Zehra.

— Geliyorum anne.

— “Geliyorum” değil, hemen.

Elif masadaki anahtarlığı aldı ve içinden bir anahtarı ayırdı.

Murat kaşlarını çattı.

— Ne yapıyorsun?

— Annene verdiğin yedek anahtarı geri alıyorum.

Zehra çantasını telaşla yanına bastırdı.

— O anahtar ne olur ne olmaz diye duruyordu!

— O ihtimal bitti.

— Ben anneyim! Gerekirse oğlumun yanına gelebilirim.

— Oğlunuzun yanına gelebilirsiniz. Ama burası benim dairem. Ben izin vermeden artık kimse bu eve girmeyecek.

Zehra’nın yüzü kızardı; yanaklarındaki lekeler belirginleşip düzensizce yayıldı. Çantasını karıştırdı, anahtar demetini çıkardı ve tek anahtarı masaya fırlattı. Metal, ahşap yüzeye çarpınca ince bir ses çıkardı.

— Al. Dairen de senin olsun, anahtarın da.

— Lütfen abartmayın Zehra Hanım. Yalnızca size ait olmayan bir anahtarı geri verdiniz.

Murat sanki bir şey söyleyecekmiş gibi kıpırdandı; ama Elif ondan önce dönüp baktı. Murat yine sustu.

Zehra’nın ardından kapı kapandığında evin içine alışılmadık bir sessizlik çöktü. Murat annesini asansöre kadar geçirdi. Birkaç dakika sonra geri döndüğünde Elif’i mutfakta buldu. Elif makbuzları yeniden dosyaya yerleştiriyordu. Hareketleri ölçülü, düzenli ve sakindi. Tek bir kâğıdın köşesi bile kıvrılmamıştı.

— Neden böyle yaptın? — diye sordu Murat.

Elif başını kaldırmadı.

— Nasıl yapmışım?

— Annemin yanında. Sonra konuşabilirdik.

— O benim hakkımda senin yanında konuştu. Ben neden uygun zamanı bekleyecekmişim?

— O sadece benim için endişeleniyor.

Elif dosyanın kapağını kapattı ve nihayet kocasına baktı.

— Peki sen kimin için endişeleniyorsun?

Murat hemen cevap veremedi. Burnunun kemerini ovuşturdu, pencereye doğru yürüdü, sonra geri döndü. Eskiden Elif bu hâlini görünce yumuşardı. Yanına gider, elini tutar, ikisinin de yorulduğunu söylerdi. Oysa bugün onda yorgunluktan çok, cevaptan kaçmaya alışmış birini görüyordu.

— Ben seni asalak olarak görmüyorum, — dedi Murat sonunda.

— Ama böyle denmesine izin verdin.

— Kavga çıksın istemedim.

— Bu yüzden küçük düşürülen kişinin ben olmamı seçtin, öyle mi?

Murat yüzünü buruşturdu.

— Her şeyi fazla büyütüyorsun.

Elif kısa bir kahkaha attı. Neşeli değildi; sadece içindeki hava keskin bir sesle dışarı çıkmıştı.

— Ne kadar kullanışlı bir cümle. Önce biri seni aşağılamaya çalışırken susulur, sonra da “abartıyorsun” denir.

— Tamam, suçluyum. Oldu mu?

— Hayır.

Murat şaşkınlıkla baktı.

— Hayır ne demek?

— “Suçluyum” demen yetmez demek. Ben söz değil, davranış görmek istiyorum.

Murat sandalyeye oturdu, annesinin getirdiği not defterini elinin tersiyle kenara itti.

— Ne davranışıymış bu?

— Yarından itibaren gerçekten herkes kendi payını ödeyecek. Evin zorunlu giderlerini listeleyeceğim. Yarısını sen karşılayacaksın. Yemeğini ya kendin alacaksın ya da ortak alışverişe önceden katılacaksın. Annene yardım etmek istersen edersin. Ama sonra senin verdiğin sözlerin bedelini ben ödemeyeceğim.

— Sen ciddi ciddi aynı evde komşu gibi yaşamayı mı öneriyorsun?

— Hayır. Ben bunun evlilik mi, yoksa benim tarafımdan sağlanan rahat bir hizmet düzeni mi olduğunu anlamaya çalışıyorum.

Murat dudaklarını değil, parmaklarını sıktı. Parmak boğumları beyazlayana kadar masanın kenarına bastırdı.

— Beni aşağılıyorsun.

— Hayır Murat. Ben sadece senin ve annenin “şımarıklık” diye adlandırdığı karşılıksız emeğimi geri çekiyorum.

Bu söz tam yerine oturdu. Murat’ın verecek cevabı kalmadı.

O gece aynı yatağa girdiler ama aralarında sanki ince, görünmez bir duvar yükselmişti. Murat uzun süre döndü durdu; sonra su içmek için mutfağa gitti. Elif dolap kapağının açılışını, bardağın alınışını, ayak seslerinin geri dönüşünü duydu. Eskiden “İyi misin?” diye sorardı. Bu kez sormadı.

Sabah Elif daha erken kalktı. Banka uygulamasını açtı, son harcamaları kontrol etti, ortak giderleri bir kâğıda tablo gibi yazdı. Gelirleri karşılaştırmadı, kimin ne kadar kazandığını tartmadı. Yalnızca gerçekleri sıraladı: faturalar, internet, mutfak alışverişi, temizlik malzemeleri, küçük tamiratlar, damacana su.

Murat mutfağa geldiğinde liste masanın üzerindeydi.

— Bu ne? — diye sordu.

— Yeni düzenimiz.

Kâğıdı eline aldı. Gözleri satırların üzerinde gezindikçe yüzündeki ifade değişti: önce inanamama, ardından kızgınlık, sonra da ne yapacağını bilemeyen bir şaşkınlık.

— Temizlik deterjanını bile yazmışsın.

— Evet. Çünkü kendiliğinden ortaya çıkmıyor.

— Elif, bu gerçekten komik.

— Komik olan dün annenin benim kişisel eşyalarımı hesaplamasıydı. Bugün yaptığım şey sadece dürüstlük.

Murat listeyi tekrar masaya bıraktı.

— Ben bir kâğıda göre yaşamam.

— O hâlde sen bir düzen öner.

— Normal olan, dünkü konuşmayı unutmak.

Elif kendine kahve aldı. Cezveyi lavaboya bıraktı, fincanı eline alıp kalçasını masanın kenarına dayadı.

— Hayır.

Kısacık tek kelime, uzun bir konuşmadan daha etkili oldu. Murat ona öyle baktı ki, sanki ilk kez pazarlık yapmadığını anlamıştı.

Sonraki birkaç gün Murat için beklediğinden daha zorlu geçti.

Eskiden eve gelir, buzdolabını açar, canı ne isterse alırdı. Artık raflardan birinde üzerinde “Elif” yazan bir kap duruyordu. Bu inat olsun diye yapılmamıştı; karışıklık çıkmasın diyeydi. Ortak alınanlar ayrı yere konuyordu ama onlar da ancak Murat kendi payını gönderdikten sonra eve giriyordu.

Eskiden gelişigüzel şöyle derdi:

— Arabaya bir bakım ürünü almam lazım, uğrayınca alırım, sonra veririm.

Elif de işi uzamasın diye öderdi. Şimdi yalnızca şunu söylüyordu:

— Araba senin. Sen hallet.

Eskiden Zehra akşam vakti arayıp rahatça şöyle diyebilirdi:

— Yarın size uğrayacağım, evde canım sıkıldı.

Artık Elif sesini yükseltmeden, telaşlanmadan soruyordu:

— Murat evde olacak mı?

Şükrüye'nin Penceresinden