Hatta kendisine hangi odanın düşeceğini bile çoktan belirlemiş.
Mehmet omuzlarını umursamazca kaldırdı.
— Bunda büyütülecek ne var? Daire geniş. Herkese yetecek kadar yer var işte.
Elif, elindeki bıçağı tezgâhın kenarına bıraktı, ama sesini yükseltmedi.
— Mehmet, bu benim kişisel mirasım. Dedem o evi bana bıraktı. Hepimize değil.
— Yine aynı şeye başladın! — diye çıkıştı Mehmet, sabrı tükenmiş gibi. — Bunun ne önemi var? Biz karı kocayız, aynı ailenin içindeyiz!
— Mesele o değil — dedi Elif, kendini anlatmaya çalışarak. — Ben o daireyle ne yapacağıma kendim karar vermek istiyorum. Belki kiraya veririm, düzenli bir gelirim olur. Belki satar, parasını başka bir işe yatırırım.
— Satmak mı? — Mehmet’in yüzü bir anda kızardı. — Şehrin merkezindeki üç odalı evi satmayı mı düşünüyorsun? Sen aklını mı kaçırdın?
— Buna ben karar veririm.
— Hayır, biz karar veririz! — Mehmet’in sesi artık mutfağı dolduruyordu. — Biz bir aileyiz! Annem de haklı. Böyle davranınca bencil görünüyorsun.
Elif, az önce doğramaya başladığı sebzelerin başından doğruldu ve kocasına döndü.
— Öyleyse — dedi ağır ağır — madem ben bu kadar bencilim, belki de en doğrusu dedemin evine tek başıma taşınmamdır.
Mehmet bir an ne diyeceğini bilemedi.
— Bu da nereden çıktı şimdi? Saçmalama.
— Saçmalamıyorum. Bir iki hafta orada kalacağım. Evi toparlarım, dedemin eşyalarına bakarım. Hem biz de birbirimizden biraz uzak kalmış oluruz.
Mehmet cevap vermedi. Hızla arkasını dönüp odasına gitti. Kapı sertçe kapandı. Öteki odadan da Fatma’nın içli içli sızlanmaları yeniden duyulmaya başladı.
Ertesi sabah Elif yalnızca en gerekli eşyalarını bir çantaya koydu ve dedesinden kalan daireye gitti. Kapıyı açar açmaz onu sessizlik, eski kitap kokusu ve yılların ağır hatırası karşıladı. Odalar arasında yavaşça dolaştı; çocukken dedesini ziyarete geldiği günler zihninde birer birer canlandı.
İlk birkaç gün temizlikle, dolapları açıp kapatmakla, eski evraklara ve eşyalara bakmakla geçti. Elif yalnızlığın verdiği sükûnu beklediğinden fazla sevdi. Kimse akşam ne pişeceğini söylemiyor, kimse giydiği kıyafete laf etmiyor, kimse sabahtan akşama kadar televizyonun sesini evin içine yaymıyordu.
Dördüncü gün kapı zili çaldı. Elif kapıyı açtığında karşısında Fatma’yı gördü. Elinde kocaman bir seyahat çantası vardı.
— Elifciğim, canım kızım! — dedi Fatma, yüzüne geniş bir gülümseme yerleştirerek. — Burada tek başına nasılsın bakalım? Eminim doğru dürüst yemek de yapmamışsındır, düzen de kuramamışsındır.
Cevap beklemeden içeri adımını attı.
— Aman Allah’ım, bu ne hâl! — diye ellerini birbirine vurdu, antreye göz gezdirirken. — Şu duvar kâğıtları hemen değişmeli. Yerler de öyle. Her şey eskimiş, yıpranmış, iç karartıcı!
— Bana güzel geliyor — dedi Elif kuru bir sesle. — Dedemden kalan hatıralar bunlar.
— Hatıra başka, yaşanacak yer başka — diye başını salladı Fatma. — İnsan yine de düzgün şartlarda oturmalı. Merak etme, ben el atarım. Önce sana güzel bir öğle yemeği hazırlarım, sonra da tadilat işini planlarız.
— Teşekkür ederim, gerek yok — dedi Elif, bu kez daha net bir tonla. — Ben hallederim.
— Olur mu hiç? Hangi gelin kayınvalidesinin yardımını geri çevirir? Sonuçta biz aileyiz.
“Aile” kelimesi Elif’in içinde artık huzur değil, sıkıntı uyandırıyordu.
— Fatma Hanım, ben buraya yalnız kalmak için geldim. Kafamı toparlamak, ne hissettiğimi anlamak istiyorum.
— Neyini toparlayacaksın ki? — Fatma gerçekten şaşırmış gibi baktı. — Her şey ortada. Mehmet’e kırıldın, onu cezalandırmaya çalışıyorsun. Ama yeter artık. Oğlum perişan oldu.
“Oğlum” dediği kişi otuz iki yaşındaydı; yine de Fatma’nın gözünde hâlâ korunması gereken küçük bir çocuktu.
— Mehmet’e küsmüş değilim — diye sabırla açıkladı Elif. — Sadece, son yıllarda yaşadığım gibi yaşamaya devam etmek isteyip istemediğimi anlamaya çalışıyorum.
Fatma’nın bakışları daraldı.
— Ne demek şimdi bu?
— Şu demek: Verdiğim her kararın sorgulanması beni yordu. Kendi mirasım üzerinde bile söz sahibi olamamak beni incitiyor. Sırf kendime ait bir alan istediğim için bencil ilan edilmek de artık katlanılır gibi değil.
Fatma antredeki sandalyeye çöktü. Bir tiyatro sahnesindeymiş gibi elini göğsüne bastırdı.
— Ay fenalaşıyorum! İlaçlarım… Bir bardak su getir!
Elif mutfağa gidip su doldurdu. Fatma birkaç yudum aldıktan sonra bardağı elinde tutarak gelinine sitem dolu gözlerle baktı.
— Bak ne hâle geldik! Yaşlı başlı bir kadını bu kadar üzmeye utanmıyor musun?
— Fatma Hanım, elli sekiz yaşındasınız — dedi Elif sakinliğini koruyarak. — Hangi yaşlı başlı kadından söz ediyorsunuz?
— Ne yani, insanın rahatsız sayılması için sekseni mi devirmesi gerekiyor? — diye alındı Fatma. — Tansiyonum var benim. Eklemlerim ağrıyor. Bütün hayatımı size yaslanarak geçirdim.
