“Elif, sen iyice sınırı mı aştın, yoksa anlamazdan mı geliyorsun?” — kayınvalidesi mutfaktan gürleyerek bağırdı

Hikâyeler
Kapı ağzında utanç verici bir cüret yükseliyordu

Sanki bunu çoktan biliyormuşum da kendimi kandırmak için gözümü kapatmışım. Emre’nin bütün o lafları şimdi kulağımda dönüp duruyor: “Annem sadece merak ediyor”, “Sen fazla alıngan davranıyorsun”, “Her şeyi niye büyütüyorsun?” Sonunda vardığımız yer de şu: Annesi evin içine girip eşyaların yerini planlıyor.

Zeynep’in sesi sertleşti.

— Çünkü seni yokladılar Elif. Sınırın nerede, ne kadar dayanırsın, onu ölçtüler. Üstelik uzun süre de başardılar. Sen sustun.

— Evet. Çünkü sert görünmekten korktum. Kötü biri gibi durmaktan. Ayıp etmiş sayılmaktan. Ama bugün o yağlı sosun içindeki şerit metreye bakınca içimden tek bir şey geçti: Hepiniz defolun.

— Aydınlanmanın en görkemli hâli.

— Neredeyse manevi bir uyanış.

Zeynep bu kez gülmedi. Sesi daha ciddi çıktı:

— Sakın geri adım atma. Birazdan başlayacaklar: “Gel konuşalım”, “Annem abarttı”, “Sen yanlış anladın”, “Biz aslında iyiliğini istedik.” Seni yumuşatmaya çalışacaklar.

— Başladılar bile.

— Kanma. Kilidi de hemen değiştir. Bugün.

— Usta bir saate gelir. Bulup aradım bile.

— İşte benim arkadaşım budur.

Telefonu kapattıktan sonra Elif mutfağa gidip çaydanlığı ocağa koydu. Sonra birden vazgeçti; dolaptan kahveyi çıkardı. Koyu, acı, şekersiz bir kahve hazırladı. Fincanı eline alıp pencere pervazına ilişti, daha ilk yudumu almıştı ki kapı zili yeniden çaldı.

Bu defa irkilmedi bile. Kapıya yaklaştı ama açmadı.

— Kim?

— Elif, benim, — dedi Emre’nin sesi. — Aç da düzgünce konuşalım.

— Düzgün konuşmak istiyorsan telefon var. Burada düzgün olmayan her şey zaten yaşandı.

— Annem yanımda değil.

— Ne mutlu sana.

— Şimdi alay etme.

— Etmiyorum zaten.

— Eşyalarım lazım. Hepsini alamadım.

— Yarın alırsın.

— Belgelerim içeride.

— Hangileri?

— Ehliyetim, kimliğim, kartım.

Elif bir an düşündü. Antredeki küçük dolabı açtı, Emre’nin siyah dosyasını bulup çıkardı.

— Tamam, kapıdan uzaklaş.

Zinciri takılı bırakıp kapıyı araladı, dosyayı boşluktan uzattı ve hiç beklemeden kapıyı tekrar kapattı.

— Bitti mi?

— Elif, bu yaptığın ne şimdi?

— Unutulan eşyaları teslim etme hizmeti. Saat yirmi ikiye kadar açıktır.

— Bana iki dakika konuşma hakkı bile vermiyorsun.

— Sen de beni bir kere olsun savunamadın. Ödeşmiş sayılırız.

— Kimse sana bir şey yapmadı!

— Benim evimi paylaştırmaya kalktılar. Bu yeter de artar.

— Annem bir anda sinirlendi işte.

— Annenin siniri bugün başlamadı. Sadece eskiden en azından ayakkabısını çıkarıyordu.

Kapının öbür tarafında kısa bir sessizlik oldu. Sonra Emre’nin sesi değişti; yorgun, öfkeli ve kırıcıydı.

— Bensiz daha mı iyi olacağını sanıyorsun?

— Şimdiden daha iyi.

— Sen aile nedir biliyor musun ki?

— Bugün anlaşıldı ki senden daha iyi biliyormuşum.

Emre avucuyla kapıya sertçe vurdu.

— Aklını kaçırmışsın sen.

Elif’in sesi neredeyse sakindi:

— Dikkat et. Senin de sık sık hatırlattığın gibi, bu kapı sana ait değil.

Emre dişlerinin arasından anlaşılmaz bir küfür savurdu ve merdivenlerden uzaklaşan adımları duyuldu.

Kırk dakika kadar sonra kilidi değiştirmeye gelen usta içeri girdiğinde Elif kendini tutamadı, olanların yarısını adama anlattı. Usta, kapının göbeğini sökerken başını iki yana salladı.

— Biliyor musunuz hanımefendi, son altı ayda başıma gelen altıncı olay bu.

— Nasıl yani?

— Bildiğiniz gibi. Kimi koca annesini getiriyor, kimi kadın kardeşini yerleştirmeye kalkıyor, kimi bütün akraba toplanıp başkasının evi sanki aile malıymış gibi davranıyor. Ben artık kart bastırmayı düşünüyorum: “Akraba aydınlanmalarından sonra kilit değiştirilir.”

Elif öyle beklenmedik bir kahkaha attı ki gözleri doldu.

— Kusura bakmayın.

— Ne kusuru. Böyle durumlarda gülmek iyidir. Yoksa geriye sadece sövüp saymak kalıyor.

— O da bazen faydalı.

Usta ciddi ciddi başını salladı.

— Ona da itirazım yok.

Yeni kilit yerine takılıp kapı bu kez bambaşka bir sesle kapandığında Elif salona geçti. Kanepeye oturdu, etrafına baktı. Konsolun üstünde düğün fotoğraflarının olduğu çerçeve kalmıştı. Emre fotoğrafta geniş geniş gülümsüyordu; kendinden emin, neredeyse yakışıklı görünüyordu. Elif çerçeveyi eline aldı.

— Şuna bak, — diye mırıldandı. — Fotoğrafta herkes ne kadar düzgün insan gibi duruyor.

Telefonu titredi. Bu defa kayınvalidesi Fatma’dan uzun bir mesaj gelmişti:

“Sen açgözlülüğün yüzünden yuvanı yıkıyorsun. Emre senin için her şeyi yaptı, sen de gerçek yüzünü gösterdin. Sakın insanların hakikati öğrenmeyeceğini sanma.”

Elif mesajı okudu, burnundan alaycı bir nefes verdi ve cevap yazdı:

“Gerçeği anlatmaya yağlı şerit metreden, Merve teyzenin şahitliğinden ve tapuyu üzerinize alma teklifinden başlayabilirsiniz. Çok etkileyici bir giriş olur.”

Birkaç saniye sonra ekranda yazıyor işareti belirdi; Fatma cevap hazırlıyordu. Elif beklemedi. Kişiyi sessize aldı, telefonu masanın üstüne ters çevirdi.

Ardından yatak odasına geçti, dolaptan büyükçe bir koli çıkardı ve Emre’den geriye kalan ne varsa içine doldurmaya başladı. Tıraş makinesi, şortlar, eski bir kazak, duş jeli, iki kemer, sürekli kaybettiğini söylediği şarj aleti, süngerleri kopmuş kulaklık, sebebi bilinmez biçimde üç boş cüzdan ve ne işe yaradıkları asla anlaşılamayan bir yığın kablo… Erkek dağınıklığının küçük bir müzesi gibiydi.

— Demek bütün mesele buydu, — diye kendi kendine söylendi Elif. — Pek kıymetli bir miras. Tabii bunun için tapu istenir. Özellikle de şu kablo poşeti için. O olmadan aile eksik kalır çünkü.

Sonra fark etti: Ağlamıyordu. Gözünden tek damla yaş çıkmamıştı. İçinde sadece öfke vardı, tuhaf bir hafifleme vardı ve neredeyse ayıp sayılacak kadar güçlü bir özgürlük duygusu.

Zeynep yeniden mesaj attı:

“Ne oldu?”

Elif yazdı:

“Kilidi değiştirdim. Kapının önünde sızlanan koca artık geçmiş zaman ekiyle anılıyor.”

Zeynep hemen cevap verdi:

“Gurur duyuyorum. Ama yarın sakın yumuşama.”

Elif kolinin içindeki eşyalara baktı. Sonra ağır ağır yazdı:

“Yumuşamak için geç kaldım. Bugün kiminle yaşadığımı fazla net gördüm.”

Ayağa kalktı, koliyi antreye taşıdı ve kapının yanına bıraktı. Sonra mutfağa döndü. Masayı sildi, örtüyü kaldırıp çamaşır sepetine attı. Pencereyi açtı. Akşam havası eve doldu; sanki onunla birlikte bütün o yapış yapış aile kokusu da dışarı süzülüp gitti.

Pervazın üzerinde Emre’nin unuttuğu araba anahtarlığı duruyordu. Elif onu parmaklarının arasında çevirdi, acı acı gülümsedi ve kolinin üstüne bıraktı.

— Yarın alırsın, hayatın efendisi.

Sonra kendine bir kahve daha yaptı, pencerenin yanına oturdu. Uzun zamandır ilk kez evin gerçekten sessiz olduğunu hissetti. Bu sessizlik, evde kimse olmadığı için değildi. Artık kimsenin onun adına karar vermeyecek olmasındandı; nerede yaşayacağına, kime katlanacağına, hayatında başkalarının çantalarına ne kadar yer açacağına kimse hükmetmeyecekti.

Ve bu duygu, bütün metrekarelerden, bütün aile nutuklarından ve sevgiyi uzun süre rahatlıkla karıştıran kocalardan çok daha değerliydi.

Şükrüye'nin Penceresinden