“Benim yaş günüm dürümcüde değil, evde kutlanır” dedi Fatma, mutfağın fayanslarına çarpan sesi tüm evi doldurdu

Hikâyeler
Bu haksızlık tarifsiz, dayanılmaz ve utanç verici.

Elif’in dilinin ucuna keskin bir söz geldi; ama söyleyemedi. Çünkü Fatma’nın dediği, acıtacak kadar yerindeydi.

O akşam Mehmet eve her zamankinden geç döndü. Ayakkabılarını çıkarıp doğru mutfağa geçti; yüzünde sanki önemli bir toplantıdan çıkmış gibi ciddi, hesaplı bir ifade vardı. Sandalyeye oturdu, ellerini masanın üstünde birleştirdi.

“Elif, konuşmamız lazım.”

Elif başını kaldırdı.

“Konuşalım. Ama lafı dolandırmadan.”

Mehmet boğazını temizledi.

“Zeynep’in paraya ihtiyacı var. Tadilata girmişler, ustalar sıkıştırıyormuş. Senin priminden biraz destek olsak diyorum. Otuz beş bin lira kadar. İki aya kalmaz geri verirler.”

Elif ona öyle sakin baktı ki, bu sakinlik Mehmet’in dengesini bozdu.

“Hayır.”

Mehmet kaşlarını çattı.

“Hiç mi düşünmeyeceksin?”

“Neyi düşüneceğim? Daha bir ay önce taş kalpli olan bendim. Şimdi sıra gelince aile bankası mı olayım?”

“O benim kardeşim.”

“Bu da benim param.”

“Sen işi inada bindiriyorsun.”

“Hayır Mehmet. Ben sadece artık herkesin işine gelen kadın olmayı bıraktım.”

O sırada odadan Fatma’nın sesi duyuldu. Beklenmedik kadar net, beklenmedik kadar kararlıydı.

“İyi de yaptı.”

Mehmet birden arkasını döndü.

“Anne, ciddi misin sen?”

“Hiç olmadığım kadar ciddiyim. Yeter artık. Elif sizin dağıttığınız her şeyi toplamak zorundaymış gibi davranmayı bırakın. Zeynep gösterişten geri durmaz, sonra da biri arkasını toplasın diye bekler. Sen de ömrün boyunca iki kadının arasında oturup buna huzur demeyi seçtin. Huzur değil o; başkasının emeğini kullanmak.”

Mehmet’in dudakları gerildi.

“Sağ ol anne, çok güzel destek oldun.”

“Ben şu an seni desteklemiyorum zaten. Nihayet aklım başıma geldi. Beni doyuran, ilacımı veren, hastaneye götürüp getiren ne Zeynep’ti ne de sendin. O yüzden Elif’e cüzdan gibi bakmaya kalkma.”

Mehmet’in yüzünün rengi kaçtı. Bir an söyleyecek söz bulamadı.

“Demek burada ittifak kurulmuş,” dedi sonunda.

Elif usulca cevap verdi:

“İttifak değil bu. Sadece ilk defa konuşmanın başında suçlu olarak ben seçilmedim.”

Mehmet sandalyeyi geriye itti, kalkıp odasına gitti. Kapıyı çarptı ama eski öfkesindeki güç yoktu artık. Sanki yıllardır işe yarayan numarasının birden bozulduğunu fark etmişti.

Birkaç gün sonra Fatma, Elif’i yanına çağırdı.

“Gel, otur. Ama hemen korkma, ölüp gittiğim yok.”

Elif yorgun bir gülümsemeyle sandalye çekti.

“Böyle başlayınca insanın saçına ak düşer.”

Fatma’nın dizlerinin üzerinde kalın bir dosya duruyordu. İçinde tapu fotokopileri, banka kâğıtları, eski zarflar vardı. Kadın dosyanın kapağını eliyle düzeltti.

“Kocam öldükten sonra, yazlığı da satınca elimde biraz para kalmıştı. Büyük bir şey değil. Kötü gün için saklıyordum. Sonra Mehmet’e veririm diye düşünürdüm. Ama artık başka türlü karar verdim. Bunun bir kısmını alacaksın ve tek başına tatile gideceksin.”

Elif ne gülebildi ne de hemen karşı çıkabildi. Sanki duyduğu cümle, mutfağın içine ait değildi.

“Şaka yapıyorsunuz herhâlde.”

“Hayır. Şaka değil. Sen bunca yıl gücünü bu eve akıttın. Ben bile artık bakmaya utanıyorum. İnsanın başkalarının bitmeyen isteklerinin çevresinde dönmeyen küçücük de olsa bir hayatı olmalı.”

“Ben o parayı alamam.”

“Alacaksın. Bunu, bunca yıl yediğin manevi yıpranmanın karşılığı say. Hem benimle tartışma. Ben düzen kuruyorum sanırken kontrol etmeyi düzen zannetmişim. Yeter bu kadar.”

Elif sandalyenin ucuna ilişti. Birden, basit ama insanın içine oturan bir gerçeği fark etti. Bunca zaman yalnızca kaynanasıyla çekişmemişti. Asıl kavgası, kadından susmasını, taşımasını, gülümsemesini ve üstüne bir de aileden sayıldığı için minnet duymasını bekleyen bütün o düzenleydi. En tuhafı da şuydu: Bunu ilk kez yüksek sesle kabul eden kişi, ondan en son böyle bir insanlık bekleyeceği Fatma olmuştu.

Koridorda dış kapının sesi duyuldu. Mehmet mutfağın kapısından başını uzattı.

“Çay koyayım mı?”

“Elbette koy,” dedi Fatma, Elif’ten önce davranarak. “Sen de otur. Her yükü bir kadının sırtına bindirmeden yaşamayı öğreneceğiz. En basitinden başlayalım: Bayram tatilinde Zeynep’e yardıma sen tek başına gideceksin. Elif de dinlenmeye gidecek.”

Mehmet afalladı.

“Nereye?”

Elif pencereye döndü. Çatılardan su damlıyordu. Avluda çöp kamyonu gürültüyle ilerliyor, komşu kadın file dolusu patatesi sürükleye sürükleye taşıyordu. Apartman girişinde birkaç genç, kimse görmüyormuş gibi yaparak sigara tüttürüyordu. Ankara’nın dış mahallelerinde sıradan bir bahardı bu; çamurlu, gürültülü, insana hiçbir şey vaat etmeyen bir bahar. Yine de Elif’in içi uzun zamandır ilk defa hafifledi.

“Nereye istersem,” dedi. “Galiba sonunda böyle bir hakkım olduğunu hatırladım.”

Garip olan, Fatma’nın birden evin en korkulacak insanı olmaktan çıkması değildi. Asıl garip olan, dünyanın büyük sözlerle ya da gözyaşlı barışmalarla değişmemesiydi. Bazen her şey, birinin seni artık kullanışlı biri saymaktan vazgeçtiği anda değişiyordu. Hatta kimi zaman bunu ilk bırakan, yıllarca o rahatlıktan en çok yararlanan kişi oluyordu.

Şükrüye'nin Penceresinden