— Bu yüzden, Elif, maaşın bugün yatar yatmaz bana gönder. Araştırdım, seninki tam da yetecek gibi.
Karşısındaki sandalyeye oturdum. İçimde, mesleğimden gelen o kuru ve soğukkanlı merakın kıpırdadığını hissettim. Ben bağırıp çağırarak kavga edenlerden değilimdir; gereksiz gürültüden hoşlanmam. Benim yöntemim daha başkadır: duyguyu bir kenara bırakır, çıplak gerçeğin üzerine giderim.
— Tam olarak hangi işlemden söz ediyoruz? — diye sordum, kaçamak bakışlarının içine bakarak. — Teşhis ne? Siz de biliyorsunuz, ben doktorum. Epikrizinizi, tahlillerinizi, doktor notlarınızı getirin; verilen tedaviyi kendim inceleyeyim. Gerçekten gerekli bir durum varsa, kendi mesleki çevremden devreye girer, sizi şehirdeki en iyi uzmanlara tek kuruş ödetmeden gösteririm.
Emine’nin gözleri mutfak dolaplarının üzerinde sağa sola kaçışmaya başladı. Böyle net, duygusuz ve doğrudan bir karşılık beklemediği belliydi.
— Aman sen de! Hastanenizle, raporunuzla ne anlarsın! — diye çıkıştı. — O sizin ücretsiz randevularınız var ya, insanı süründürürler, adını bile sormazlar! Bana yarın lazım, yarın! Şey… yani… vücudumda enerji dengesi bozulmuş. Uzman söyledi. Bağışıklığımın toparlanması, tansiyonumun düzene girmesi için baş hizasında doğru kıymetli metaller ve nadir taşlar taşımam gerekiyormuş. Bu eski bir tedavi yöntemiymiş, profesörler de bilimsel olarak kanıtlamış!
O ana kadar annesini sessizce dinleyen Murat, dizüstü bilgisayarının kapağını yavaşça kapattı. Yüzündeki ifade ağırlaştı; bakışları keskin ve soğuk bir hâl aldı.
Bense kendimi tutamayarak alaycı bir gülümseme bıraktım yüzüme. Bu ucuz mahalle tiyatrosunu izlemek, itiraf etmeliyim ki, bana neredeyse keyif veriyordu.
— Baş hizasında doğru taşlar, öyle mi? Emine, bir hekim olarak söyleyeyim: kulak memelerinde ömrü uzatan gizli sihirli noktalar yok. Orada yağ dokusu, biraz kıkırdak ve kılcal damar ağı bulunur. Pırlantaların harekete geçirdiği tek tansiyon, olsa olsa komşularınızın kıskançlıktan yükselen tansiyonudur. Bunu PTT’de dağıtılan bedava bir broşürde mi okudunuz, yoksa can dostunuz Fatma sonunda yeni küpelerini göstere göstere sizi mi kışkırttı?
Emine, çakmak değmiş kuru ot gibi bir anda parladı. Uykusuz gecelerde kurup büyüttüğü o sözde kusursuz planın ortasından kocaman bir çatlak geçivermişti.
Mesele şuydu: Fatma denen kadın, bütün semtte adı çıkmış bir düzenbazdı. Havadan entrika örmeyi, saf insanların sırtından rahat yaşamayı marifet sayan biriydi. Daha birkaç gün önce Emine’ye gösterişli küpelerini sergilemiş, onları gelininden türlü oyunlarla kopardığını utanmadan böbürlenerek anlatmıştı.
— Fatma’nın bununla ne ilgisi varmış! — diye ciyaklamaya başladı Emine; sesi inceldikçe kendini daha da ele veriyordu. — Evet, Fatma’nın çocukları annelerine düşkün! Kadına şahane pırlanta küpeler almışlar. Takar takmaz bütün rahatsızlıkları geçti! Benim öz oğlumsa ancak beton duvarlara para sayar, anasını unutur! Ben sizi büyüttüm, geceler boyu uyumadım, elimde avucumda ne varsa verdim; sizse bana üç kuruşu çok görüyorsunuz!
Acındırmanın işe yaramadığını anlayınca Emine birden yön değiştirdi. Yüzündeki öfke, göz açıp kapayıncaya kadar şekerli, yapış yapış bir sevecenliğe dönüştü. Beni zorla ihya etmeye karar vermiş gibiydi.
— Elifciğim, güzel kızım, — diye bal gibi akıtılmış, insanın dişini sızlatan bir sesle konuştu. — Ben bu parayı öyle boş yere istemiyorum ki. Bencillikten hiç değil. Dün notere gittim. Amasra’daki aile yazlığını tamamen senin üstüne geçirmeye karar verdim. Murat erkek çocuk; onun bahçeyle, serayla işi olmaz. Ama sen becerikli, eli düzgün, evini bilen bir kadınsın. Bugün maaşını tedavim için gönder, haftaya da gider evin tapu işlerini hallederiz. Koca mülkün tek sahibi sen olursun!
Az kalsın kahkahayı basacaktım. Demek mesele buydu. Fatma düzenbazının klasik oltası… Önce insana altın dağlar vaat et, sonra cebindekini al; ardından da “evrak kayboldu”, “tansiyonum çıktı, şimdi noterle uğraşamam” gibi bahanelerle zarifçe kapıyı kapat.
Hasan amca gürültülü bir şekilde homurdandı. Demli çayından keyifle bir yudum aldı, sonra pencerenin ardındaki karanlığa bakarak düşünceli bir tavırla söze girdi:
— Bilirsiniz, Emineciğim, — diye başladı Hasan.
