“Elif, hemen bankadan ekran görüntüsü gönder. Hesabına ne kadar para yatmış, göreyim” diye buyurdu kayınvalidem; ben kahkahayla telefonu kapattım

Hikâyeler
İnatçı özgürlük, acımasız kontrolün karşısında umut veriyor.

— Bizim araç garajında Ali diye bir tamirci vardı. Gösterişe pek meraklıydı; olmayan itibarını varmış gibi parlatmaya bayılırdı. Bir gün, “Benim konumum bunu gerektirir,” diye tutturdu, ikinci el ama pahalı sınıftan kocaman bir cip aldı; üstelik boyunu aşan bir borcun altına girerek. Ne var ki sonra ne yakıta para kaldı ne de kışlık lastiğe. Bütün kış kabak gibi yazlık lastiklerle gezdi durdu. Araba yolda buz üstünde yürüyen inek gibi kayıyordu. Derken ilk doğru dürüst kar yağışında, geri geri giderken belediyenin önündeki demir çöp konteynerine bindirdi. Öylece kaldı orada: pahalı arabasının içinde pek itibarlı beyefendi, etrafa saçılmış patates kabuklarının, yırtık poşetlerin ortasında… Gösteriş dediğin böyledir Emineciğim; pazardan alınmış ucuz ayakkabıya benzer. Dışarıdan cilası parlar, göze hoş görünür; ama içine girince insanın ayağını kanatır. Kişi kendi gücüne göre yaşamalı. Başkasının cebinden hanımefendi kesilmeye kalkmamalı.

Kayınvalidemin gözleri öfkeyle kısıldı. Dudakları hiddetten titriyordu.

— Size soran olmadı Hasan Bey! — diye tersledi onu. — Oturmuş burada çay içip ahkâm kesiyorsunuz. Bu bizim aile meselemiz!

Tam o sırada Murat ayağa kalktı. Hareketlerinde ne telaş vardı ne de dağınıklık; sert, ölçülü ve kararlıydı. Sesi de buz gibi, keskin bir metal tınısına büründü. Ne kendini savunmaya çalıştı ne de ortamı yumuşatmak için aciz bir çaba gösterdi. Benim kocam, neyin önce geldiğini ve sınırlarını nasıl koruyacağını her zaman bilirdi.

— Anne, konu burada bitmiştir, — dedi Murat, gözlerini ondan ayırmadan. — Benim evime haber vermeden geliyorsun. Eşimin parasına el uzatmaya kalkıyorsun. Uydurma hastalıkları bahane edip bizden ziynet eşyası için para istiyorsun. Üstelik bir de geçen yıl konuşup kapattığımız o yazlık meselesini yeniden önümüze sürüyorsun. Hani şu yol genişletmesi yüzünden zaten yıkım kapsamına alınan yer var ya… Ucuz bir oyun çevirmeye çalışıyorsun. Kapı koridorun sonunda.

— Murat’ım! — diye tiz bir çığlık attı Fatma, bir anda kırılmış, mağdur anne rolüne bürünerek. — Sen hasta, öz anneni bu açgözlü, hesapçı kadın yüzünden kapının önüne mi koyuyorsun?

— Ben ailemi sıradan bir arsızlıktan ve hırsızlıktan koruyorum, — diye cevap verdi Murat; sesi sakin ama duvar gibi sertti. — Bizim evin anahtarlarını aynanın yanındaki sehpanın üstüne bırak. Hemen. Ayrıca bundan sonra bir daha senden, başkasının alın teriyle kazandığı parayı sana vermemizi isteyen tek bir söz duymayacağım.

Fatma, büyük bir ustalıkla kurduğunu sandığı oyunun fena hâlde çöktüğünü o anda anladı. Sandalyeden fırladı, anahtarlığı şangırtıyla masanın üstüne attı. Sonra öfkeyle arkasını dönüp koridora yürüdü; ağzının içinde bedduaya benzer anlaşılmaz sözler mırıldanıyordu.

— Siz daha çok pişman olacaksınız! — diye bağırdı kapının önünden, çizmelerini hışımla ayağına geçirirken. — Şimdi aile grubuna yazacağım. Bütün akrabalar görsün bakalım; ne kadar cimri, ne kadar bencil olduğunuzu, ananıza nasıl eziyet ettiğinizi herkes öğrensin!

Ağır dış kapı öyle bir çarptı ki, sanki evin içindeki zehirli hava da onunla birlikte kesilip dışarı atıldı.

Ben ocağın yanına gittim, çaydanlığı yeniden doldurmak için elimi uzattım. İçimde ne öfke kalmıştı ne de kırgınlık. Sadece insanın bitmek bilmeyen akılsızlığına duyulan hafif bir yorgunluk ve tuhaf, ferah bir aydınlık vardı.

— Biliyor musun Hasan amca, — dedim ona dönerek. — Saygı kuyumcu dükkânının kasasında ödenen bir şey değil. Havale yaparak da satın alamazsın. İtibar da öyle. Gerçek itibar, insanın kendini değerli hissetmek için kirli ellerle başkasının cebine uzanmaya ihtiyaç duymamasıdır. Aklı başında kişi kıymetini dürüstlüğüyle, yaptığı doğru işlerle ve içindeki vakar ile kurar. Aklı kıt olan ise ödünç alınmış süslerin üzerine hayat bina eder; komşu kıskançlıktan çatladıysa her şey yolunda sanır.

Hasan amca gür bıyıklarının altından memnun bir tebessümle başını salladı.

— Ağzına sağlık yeğenim, — dedi. — Peki şu aile grubu meselesini ne yapacaksınız? Akraba milleti böyle zamanlarda çabuk hüküm verir, insanı didik didik ederler.

Ben yalnızca omuz silktim; dudağımın kenarında hafif bir gülümseme belirmişti. Hakikatin bizim tarafımızda olduğunu biliyordum. Üstelik gerçekler, dünyadaki en inatçı şeylerdi.

On beş dakika kadar sonra telefonum ısrarcı bir sesle öttü. Bütün halaların, amcaların, teyzelerin ve uzak kuzenlerin bulunduğu, otuz kişilik “Hısım Akraba” adlı büyük aile mesajlaşma grubunda uzun, gösterişli ve Shakespearevari bir dram havası taşıyan kocaman bir yazı belirmişti.

Şükrüye'nin Penceresinden