“Elif, hemen bankadan ekran görüntüsü gönder. Hesabına ne kadar para yatmış, göreyim” diye buyurdu kayınvalidem; ben kahkahayla telefonu kapattım

Hikâyeler
İnatçı özgürlük, acımasız kontrolün karşısında umut veriyor.

Mesaj kayınvalidemden gelmişti; satır satır ağır bir melodram gibi kurulmuştu. Güya gelini, “hayati önemdeki tedavi” için para vermeyi acımasızca reddetmiş, onun ak saçlarıyla alay etmiş; öz oğlu da ölüm döşeğindeki zavallı annesini dondurucu soğuğa kapı dışarı etmişti. Aile grubunda anında bir uğultu koptu. Kimi vah vah çekiyor, kimi bizim taş kalpli olduğumuzu yazıyor, kimi de art arda öfkeli yüzler gönderiyordu.

Ben ne uzun savunmalara giriştim ne de kimseyle laf yarıştırdım. Kendini aklamaya çalışan insan, çoğu zaman suçlu gibi görünür. Bunun yerine sessizce Emine’yle olan özel yazışmamı açtım. Birkaç saat önce, o görkemli baskınından hemen evvel bana gönderdiği ses kaydı orada duruyordu. Anlaşılan kayınvalidem, dokunmatik telefonlarla oldum olası barışamadığı için, Fatma denen o kurnaz kadınla yaptığı konuşmanın bir parçasını yanlışlıkla bana yollamıştı.

Yüzümde tek bir kas bile oynamadan o kısa ses kaydını aldım ve doğrudan aile grubuna gönderdim.

Memleketin dört bir yanındaki telefonların hoparlörlerinden, bütün akrabaların kulağına kayınvalidemin tanıdık, iğneleyici ve gayet sağlıklı sesi yayıldı:

“Fatma, plan şahane! Ben şimdi kalkıp onların yanına gidiyorum. Sağlığımın bittiğini, tedavinin ateş pahası olduğunu söyleyeceğim. O kör göz doktoru mecbur kalacak. Senin dediğin gibi yaparım; Amasra’daki yazlığı onun üstüne geçireceğime söz veririm. Ağzının suyu aksın da cüzdanını sonuna kadar açsın. Parayı hesabıma yatırdığı anda da ona kocaman bir avuç gösteririm. Ya fikrimi değiştirdim derim ya da evraklar tapuda kayboldu diye kıvırırım. Murat zaten sesini çıkarmaz; anasına karşı gelmeyi ömründe beceremedi. Ben de yarın sabah gider, o pırlanta küpeleri alırım! Apartmandaki bütün kadınlar çatlasın kıskançlıktan!”

Grup bir anda buz kesti. Uzun, ağır, insanın kulağında çınlayan birkaç dakika boyunca sanal ortamda tam bir boşluk oluştu. Tek bir kişi bile yazmadı.

Sonra mesajlar, kar yağışı gibi peş peşe dökülmeye başladı. Fakat bu kez hava baştan aşağı değişmişti. Emine’nin öz kız kardeşi, katı kuralları olan, lafını sakınmayan bir kadındı; ilk o yazdı: “Emine, utanmıyor musun? Ben de az önce küçücük emekli aylığımdan sana ilaç parası gönderecektim. Yazıklar olsun sana, yaşını başını almış kadın!” Murat’ın kuzeni de kısa ama ağır bir cümle bıraktı: “Emine teyze, pes doğrusu. Tecrübeli dolandırıcı gibi davranmışsınız, bir de bizi çocuklarınızın üstüne salmaya kalkmışsınız. Ayıp gerçekten.”

Emine paniğe kapıldı. Az önce yazdığı, “beni soğukta kapıya attılar” diye başlayan öfkeli nutukları telaşla silmeye koyuldu. Ama iş işten çoktan geçmişti; herkes okumuş, kaydı dinlemiş ve gereken hükmü vermişti. “Şakaydı canım, aramızda konuşuyorduk” diye kıvranarak yaptığı açıklamalar da kimseyi yumuşatmadı. Aksine akrabalardan daha sivri, daha acımasız karşılıklar geldi. Sonunda herkesin önünde bu kadar küçük düşmeye ve açık açık hor görülmeye dayanamadı; aile grubundan kendi isteğiyle ayrıldı.

Cezası herkesin gözü önünde verilmişti; hızlı, keskin ve geri dönüşsüzdü. Kayınvalidem yalnızca başkalarının parasıyla pırlanta takıp komşulara hava atma fırsatını kaybetmedi. Asıl büyük kaybı, yıllardır bütün sülalenin gözünde koruduğu “zavallı, masum, hep ezilen anne” makamının yıkılmasıydı. Artık tansiyonundan, dizlerinden, belinden şikâyet etse bile insanlar bunu daha en baştan yeni bir süs eşyası için para koparma oyunu gibi görmeye başlayacaktı. Güven dediğin şey bir kez temelinden çatlayınca, üstüne hiçbir şey inşa edilemiyordu.

Ertesi gün Murat’la hiç gürültü çıkarmadan bir çilingir çağırdık ve içimizin tamamen rahat etmesi için kapının kilitlerini değiştirdik. Bu, kavga çıkarmak için değil; huzurumuzu garantiye almak içindi. Murat annesini ancak iki hafta sonra aradı. Sesi sertti, ölçülüydü, neredeyse iş görüşmesi yapar gibiydi. Yeni sınırları tek tek söyledi: Görüşmeler yalnızca büyük bayramlarda ve özel günlerde olacaktı; önceden haber vermeden kapımıza gelmek yoktu; evimizde para, borç, yardım, tedavi masrafı ya da benzeri hiçbir konu kesinlikle açılmayacaktı.

Ben ise aynı akşam, içim hafiflemiş halde bilgisayarın başına oturdum. Murat’la kendimize, gelecek hafta sonu için şehir dışında güzel bir kaplıca otelinde yer ayırttım. Alın terimle kazandığım maaşı nereye harcayacağımı her zaman bilirdim: akılla, onurla ve keyifle.

Şükrüye'nin Penceresinden