— Eve gidelim anne, — diye fısıldadı.
Hiçbir şey söylemeden kapıya yöneldim.
— Zeynep! — diye arkamdan bağırdı Murat. — Ben hâlâ senin kocanım!
Eşiğin yanında bir an durdum. Başımı bile çevirmeden konuştum:
— Artık değilsin. Sadece sen bunun henüz farkında değilsin.
Dışarı çıktık. Elif’i arabaya bindirdim, kontağı çevirdim; fakat ellerim öyle titriyordu ki anahtar neredeyse parmaklarımın arasından düşecekti.
Sokağın sonuna vardığımızda kendimi daha fazla tutamadım. Gözyaşlarım sessizce akmaya başladı. Elif konuşmadı; küçük eliyle omzumu okşayıp durdu.
— Anne, babam artık bizi sevmiyor mu?
Cevap boğazıma düğümlendi. Bir süre yalnızca yolu seyrettim.
— O… çok büyük bir hata yaptı, canım benim, — diyebildim sonunda.
Telefon bir saat sonra çaldı. Sonra tekrar. Ardından bir kez daha.
Açmadım.
İki gün geçince Fatma aradı.
— Zeynep, neler oluyor? Murat’a ulaşamıyorum. Dün bana uğrayacaktı, gelmedi.
Ona her şeyi anlattım.
Hattın öbür ucunda uzun bir sessizlik oldu.
— Demek böyle… — dedi nihayet. Sesi çökmüştü. — Beni affet. Hiçbir şey bilmiyordum.
Bir hafta sonra Murat kapımıza geldi. Elinde çiçekler vardı; yüzünde suçunu kabul etmiş bir adamın ezik ifadesi.
— Her şeyi anladım, — dedi. — Ondan ayrılacağım. Bana bir fırsat daha ver.
On yıldan uzun süre sevdiğim adama baktım. İçimde ne öfke kaldığını hissettim ne de sevgi. Sadece donuk bir boşluk vardı.
— Seçimini zaten yaptın, Murat.
Dizlerinin üzerine çöktü.
— Elif için…
Kapıyı yüzüne kapattım.
Bir ay sonra boşanma davası açtım.
Ebru, Murat’ın hayatından tıpkı girdiği gibi ansızın çıkıp gitti. Murat yapayalnız kaldı.
Mesajlar attı, aradı, kapımıza geldi.
Ben ise baştan yaşamayı öğreniyordum.
Bazı geceler uyku tutmaz, tavana bakarak nerede yanlış yola saptığımızı düşünürdüm. Bazen hâlâ antrede onun ayak seslerini beklediğimi fark ederdim. Kimi anlarda da kırılan her şeyin yeniden yapıştırılabileceğine inanmak isterdim.
Ama her sabah Elif’in duvardaki resimlerine bakıyordum. Artık o resimlerde yalnızca ikimiz vardık; el ele tutuşuyor, bütün kırgınlıklara rağmen içtenlikle gülümsüyorduk.
O zaman anlıyordum: Önümüzde bambaşka bir hayat vardı.
Altı ay geçti.
Sonbahar fark ettirmeden kışa döndü; ardından bahar, çekingen bir misafir gibi pencerelerimize dokundu. Hayat yavaş yavaş ama inatla yeni yatağını buluyordu. Ben hâlâ klinikte çalışıyor, gece nöbetlerine kalıyor, sırtım sızlayana kadar yoruluyordum. Fakat artık bekleyişle dolu bir eve değil, yeniden nefes almayı öğrendiğim küçük bir dünyaya dönüyordum.
Elif bu süreçte çok değişti. Daha suskun, daha dikkatli olmuştu; sanki çocukluğundan bir parça erken koparılmıştı. Akşamları bazen yanıma kıvrılır, omzunu omzuma dayayıp çizgi film izlerdi. Oysa eskiden bir dakika bile susmazdı. Babasının ihanetiyle gelen acıdan onu koruyamamış olmanın yükü içimi kemiriyordu.
Bir çocuk psikoloğuna gitmeye başladık. İlk seanslarda Elif konuşmayı reddetti. Kâğıtlara gri evler, tek başına duran küçük insanlar çizdi. Sonra bir gün beni kocaman kanatlarla, kendisini de o kanatların altında küçücük resmetti.
— Bu sensin anne, — dedi ciddi bir sesle. — Beni koruyorsun.
Odadan çıktığımda koridorda gözyaşlarımı tutamadım.
Murat düzenli olarak görünmeye devam etti. Hediyeler, kitaplar, pelüş oyuncaklar getiriyordu. Elif bunları kibarca alıyor ama mesafesini de koruyordu. Bazı gelişlerinde benimle baş başa konuşmanın yolunu arardı.
— Seni hâlâ seviyorum, — derdi alçak sesle. — Aptallığım yüzünden her şeyi mahvettim. Hiç değilse kızımın yanında durmama izin ver.
Elif’le görüşmesine engel olmadım. Ne kadar kötü bir eş olursa olsun, o yine de onun babasıydı. Fakat her ziyaretinden sonra evin içinde ağır, boğucu bir tortu kalıyordu.
Bir gün her zamankinden fazla kaldı. Elif odasına çekilmişti; biz mutfakta baş başa kalmıştık.
— Zeynep, — diye başladı Murat, gözlerini tezgâhtan ayırmadan. — Ebru hamileydi. Bir ay önce bebeğini kaybetti. Ondan sonra da tamamen gitti.
Sustum.
— Artık yapayalnızım, — diye ekledi.
Başımı kaldırıp ona baktım.
— Sen yalnız değildin, Murat. Bir ailen vardı. Sen ondan kendi ellerinle vazgeçtin.
