“Biz iki kişiyiz. Evde iki oda var. Dört yetişkini nereye yatıracağız?” diye sordu, sesini sakin tutmaya çalışarak

Hikâyeler
Bu bencillik içimi parçalıyor, kabul edilemez.

Bu süre içinde yalnızca yiyeceğe yedi bin yedi yüz lira harcamıştım. Altını çiziyorum: sadece mutfak. Su, elektrik, doğalgaz, deterjan, bir de benim yemek yapmak yüzünden alamadığım işler bu hesabın içinde değildi. Böyle giderse ay sonuna kadar masraf yirmi dört bin beş yüz lirayı bulacaktı. Belki herkes elini cebine atardı?

Öyle bir sessizlik çöktü ki, mutfaktaki musluğun damla damla akışı bile duyuluyordu.

Fatma’nın yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi.

— Sen ne diyorsun? Akrabadan para mı istiyorsun?

— Para istemiyorum, — dedim. — Masrafı paylaşalım diyorum. Murat’la ben altı kişiyi bir ay boyunca besleyecek kadar kazanmıyoruz.

Fatma hemen oğluna döndü.

— Murat, duyuyor musun? Gelinin bizden para koparmaya kalkıyor!

Murat elini kaldırıp beni susturur gibi yaptı.

— Elif, şimdi bunun sırası mı? Herkesin içinde…

— Peki ne zaman söyleyecektim? Baş başa kaldığımızda beni duymuyorsun çünkü.

Serkan tabağını hafifçe ileri itti.

— Pes doğrusu Elif. Biz misafirliğe geldik. Misafirden para mı alınır?

— Misafirlik üç gün sürer, — diye karşılık verdim. — Bir ay kalmak artık misafirlik değil, yerleşmek sayılır.

Zeynep o ana kadar eğdiği başını kaldırdı. Göz göze geldik. Bakışlarında ilk kez acımaya benzeyen bir şey yakaladım; belki de bana hak veriyordu ama bunu sesli söylemeye cesareti yoktu.

O akşam yemek tek kelime edilmeden bitti. Bulaşıkları yine ben yıkadım. Otuz dört parça vardı; tek tek saydım. Ne biri yardım etmeyi teklif etti ne de masraf için masaya bir kuruş bırakan oldu.

Gece Murat yatak odasına gelmedi. Arabada uyumuştu; perdelerin arasından baktığımda onu gördüm.

On ikinci gün sabah altı buçukta Fatma’nın sesiyle uyandım.

— Elifçiğim! Mantıyı şimdiden hazırlamak lazım! Ben öğlen on ikide yemek yemeye alışığım!

Sabahın altı buçuğu. Cumartesi. Acil raporların olmadığı, haftadaki tek boş günüm.

Yatakta sırtüstü yatıp tavana baktım. Duvarın öbür yanında Serkan öksürüyordu. Zeynep poşetleri hışırdatıyordu. Mehmet televizyonu son ses açmıştı; kulağı ağır işittiği için başka türlü duymuyordu.

Murat koridordan çıktı. Üzerine sinmiş araba kokusu hemen burnuma geldi. Demek geceyi yine orada geçirmişti.

— Elif, hadi kalk, — dedi. — Annem bekliyor.

Yatakta doğruldum. Kocama baktım. Geniş omuzlarına… Mutfaktan annesinin sesi yükselir yükselmez o omuzların nasıl içeri çöktüğüne baktım.

— Murat, — dedim alçak bir sesle. — Onları çağırırken bana sordun mu?

— Elif, yine mi aynı konu?

— Hayır, “yine” değil. Dört kişiyi bir aylığına bizim eve çağırdın. Bana haber vermeden. Fikrimi almadan. İşim var mı, planım var mı, yetiştirmem gereken bir şey var mı diye merak bile etmedin. Sadece “cumartesi geliyorlar” dedin. O kadar.

Burnunun üstünü ovuşturmaya başladı. Yedi yıldır ezberlediğim o hareket.

— Akrabam onlar, Elif. Ne yapacaktım, gelmeyin mi diyecektim?

— Bana da “hayır” demedin zaten. Çünkü bana hiçbir şey sormadın.

— Peki ne istiyorsun? Kapının önüne mi koyayım hepsini?

Cevap vermedim. Yataktan kalktım, mutfağa geçtim. Mantı işine başladım. Hamuru yoğur, içini hazırla, küçük küçük kes, tek tek kapat, haşla, sosunu yap… Dört saat. Fatma da yanı başımdaki tabureye oturmuş, tuzunu, suyunu, hamurun sertliğini denetliyordu.

— Az tuz koyuyorsun. Tuzsuz mantı mantı değildir.

Biraz daha ekledim.

— Yine az.

Bir tutam daha attım.

— Hah, şimdi biraz oldu. Ama hamuru gene istediğim gibi açamadın.

On iki gün. Her gün dört saat yemek. Kırk sekiz saat ederdi. Tam bir iş haftası, üstüne bir gün daha. Önümüzde ise hâlâ on sekiz gün vardı.

Öğle yemeğinden sonra Fatma, Murat’ı balkona çağırdı. Ben bulaşık yıkıyordum; pencere açık olduğu için konuşmaları olduğu gibi duyuluyordu.

— Bu kız sana uygun değil Murat’ım. Soğuk biri. Cimri. Akrabayı bile para hesabına vuruyor. Sen daha iyisine layıksın.

Musluğu kapattım. Elimdeki tabak sabundan kayganlaşmıştı. Onu süzgece yerleştirdim. Özenle. Düzgünce. Sanki kırılırsa ben de dağılacakmışım gibi.

Sonra havluyla ellerimi kuruladım. Yatak odasına gittim. Bilgisayarı açtım. Son dakika tatil fırsatlarına bakmaya başladım.

Antalya. Uçuş iki gün sonra. Yirmi sekiz gün. Üç yıldızlı otel. Her şey dâhil. On beş bin dört yüz lira. Kartımda on altı bin sekiz yüz lira vardı.

“Rezervasyon yap” düğmesine bastım. Ellerim titremedi. On iki gündür ilk kez.

On dördüncü gün sabah herkesten önce kalktım. Saat beşti. Ev karanlıktı. Sessizlik neredeyse dokunulacak gibiydi.

Küçük valizimi hazırladım. Yazlık elbiselerimi, mayomu, sandaletlerimi, güneş kremimi, şarj aletimi, kimliğimi koydum. Valiz küçüktü; el bagajı boyunda. Üç yıl önce özellikle böyle almıştım, bagaja vermekle uğraşmamak için.

Mutfak masasının üzerine bir not bıraktım. El yazımla, iri harflerle yazdım; görmezden gelmeleri mümkün olmasın istedim.

“Hoş geldiniz! Misafirperver ev sahibiniz tatile çıktı. Bir aylığına. Buzlukta tavuk ve mantı var. Mantı dört saat sürer, tarifini Fatma biliyor. Size iyi dinlenmeler!”

Notun yanına yedek anahtarları koydum. Ardından kapıyı sessizce çekip çıktım.

Taksi apartmanın önünde bekliyordu. Şoför valizimi bagaja yerleştirdi.

— Adnan Menderes’e mi?

— Evet, Adnan Menderes’e.

Arka koltuğa oturdum, kemerimi bağladım. Son kez bizim dairenin pencerelerine baktım. Karanlıktı. Herkes uyuyordu.

Araba hareket etti. Koltuğa yaslandım ve derin bir nefes verdim. Sanki göğüs kafesim ilk defa genişliyordu; on iki gündür yarım nefesle yaşadığımı o an fark ettim. Omuzlarım gevşedi. Boynumdaki ağırlık yavaş yavaş çözüldü.

Telefonum saat yedi kırk ikide çaldı. O sırada kapının önündeki bekleme alanında oturuyordum. Arayan Murat’tı.

Meşgule attım. Yeniden aradı. Bir kez daha kapattım.

Az sonra mesaj geldi:

“Neredesin sen?!”

Cevap yazdım:

“Havalimanındayım. Tatile gidiyorum. Bir aylığına. Tıpkı senin akrabaların gibi, önceden haber vermeden. Notu oku.”

Yirmi üç saniye boyunca hiçbir şey olmadı. Ardından telefonum peş peşe titremeye başladı.

Şükrüye'nin Penceresinden