Mesajlar bir sağanak gibi yağmaya başladı.
“Sen aklını mı kaçırdın?”
“Annem ağlıyor.”
“Peki yemeği kim yapacak?”
“Parayı geri gönder.”
“Elif, bu hiç komik değil.”
Hepsini tek tek okudum. En çok da “yemeği kim yapacak” cümlesinde takılı kaldım. On iki gün boyunca altı kişilik sofra kurmuştum. Ocak başında toplam kırk sekiz saatim geçmişti. Kendi cebimden yaklaşık 7.700 ₺ harcamıştım. Bütün bunların ardından akıllarına gelen ilk şey buydu: “Yemeği kim hazırlayacak?”
Telefonu kapattım. Çantamın en dibine koydum. O sırada uçağa biniş anonsu yapıldı.
Uçakta pencere kenarındaki koltuğuma yerleştim. Kemerimi taktım. Yanıma oturan, ellili yaşlarında, güneşten yanmış yüzlü bir kadın bana gülümseyerek baktı.
“Dinlenmeye mi gidiyorsunuz?”
“Dinlenmeye,” dedim.
Öyle içten gülümsedim ki elmacık kemiklerim sızladı. Meğer ne zamandır yüzüm böyle açılmamış.
Uçak pistte hızlandı, sonra yerden kesildi. İzmir aşağıda küçüldü; çatılar, yollar, sıkışmış arabalar birer çizgiye döndü. Bir yerlerde, o iki odalı evin içinde Fatma bıraktığım notu okuyordu. Murat muhtemelen yine burun kökünü ovuyordu. Serkan da kahvaltının nerede olduğunu soruyordu.
Ben ise denize doğru gidiyordum.
İlk üç gün neredeyse sadece uyudum. Gerçekten uyudum. Günde on iki saat. Çünkü ondan önceki on iki gün boyunca geceleri beş saatten fazla gözümü kapatamamıştım. Kaldığım otel sessizdi, odam küçüktü, balkonu havuza bakıyordu. Sabah altı buçukta kimse kapımı çalmıyordu. Kimse mantı istemiyordu. Kimse soğanı nasıl doğradığıma dair akıl vermiyordu.
Dördüncü gün telefonu açtım. Yüz on dört mesaj. Otuz iki cevapsız arama. Bunların on sekizi Murat’tandı. Yedisi Fatma’dan. Üçü Serkan’dan. Dördü de annemdendi; belli ki kayınvalidem onu arayıp uzun uzun dert yanmıştı.
Önce Murat’ın mesajlarını sırayla okudum.
İlk gün öfke doluydu: “Bizi yarı yolda bıraktın”, “Bunu nasıl yaparsın?”, “Annem perişan.”
İkinci gün pazarlık başlamıştı: “Tamam, dön, annemle konuşurum”, “Artık yeter, gel.”
Üçüncü gün ise telaş açıkça hissediliyordu: “Elif, ben mantı yapmayı bilmiyorum”, “Annem mutfağa beni sokuyor”, “Serkan düzgün yemek olmazsa gideceğini söyledi.”
Son cümleyi iki kez okudum. On iki gün boyunca bir tek tabağı bile sudan geçirmeyen Serkan, önüne yemek konmazsa evi terk etmekle tehdit ediyordu.
Sonra Fatma’nın mesajlarına baktım. İlki şuydu: “Yılan!” İkincisi: “Murat’ım, zavallı oğlum!” Üçüncüsü: “Senin nasıl biri olduğunu herkese anlatacağım!” Dördüncüsü sesli mesajdı, üç dakika sürüyordu. Otuz saniye dinlemem yetti.
Murat’a tek bir mesaj yazdım: “Ben tatildeyim. Yirmi dört gün sonra döneceğim. Market yolun karşısında.”
Ardından anneme döndüm: “Anne, merak etme, iyiyim. Dinleniyorum. Kayınvalidemi dinleme, onun anlattığı başka bir hikâye.”
Telefonu yeniden kapattım. Kalkıp denize indim.
Su ılıktı, tuzluydu. Sırtüstü uzanıp gökyüzüne baktım. Yedi yıldır denize girmediğimi düşündüm. O yıllar boyunca para hep Murat’ın ailesine gönderilen yardımlara, onların yazlığının tamirine, bayramlarda akrabalarına alınan hediyelere gitmişti. Benim tatilim ise her seferinde ertelenmişti: “Seneye kesin gideriz, Elif.”
İşte o seneye sonunda gelinmişti. Ama Murat yoktu. Fatma yoktu. Akşam yemeğinden sonra lavaboya yığılan otuz dört tabak yoktu.
İki saat suda kaldım. Çıktığımda şezlonga uzandım, kendime bir kahve söyledim. Garson küçük bir fincanla getirdi, yanında da bir kurabiye vardı. Acelem yoktu. Yetişmem gereken bir tencere, açmam gereken hamur, doyurmam gereken kimse yoktu.
İkinci haftanın ortasında Murat’tan kısa bir mesaj geldi: “Gittiler.”
Ayrıntı sormadım. Ne zaman, niye, nasıl diye kurcalamadım. Sadece okudum ve telefonu kenara bıraktım.
Yirminci gün yine yazdı: “Dönünce konuşmamız gerek.”
Bu kez ünlem işareti yoktu. Suçlama yoktu. Sadece sakin bir cümle vardı: “Konuşmamız gerek.”
Ben de, “Gerek,” diye cevap verdim.
Bir ay tamamlandı. Döndüğümde tenime güneş değmiş, yüzüm dinlenmişti. Kartımda kalan para ise yaklaşık 1.400 ₺ idi.
Murat havalimanında karşıladı. Hiçbir şey söylemeden valizimi aldı. Arabada da konuşmadık.
Eve girdiğimde ortalık temizdi. Hatta fazlasıyla temizdi; insanın gözüne batan, sonradan yapılmış bir temizlik. Eşyalar yerli yerindeydi. Pencere önündeki kauçuk çiçeği hâlâ canlıydı, üstelik sulanmıştı. Çalışma odasına serilen şişme yatak da kaldırılmıştı.
“Ne zaman gittiler?” diye sordum.
“Senden bir hafta sonra.”
Bir hafta.
Demek hizmet edilmeden, yemekleri hazırlanıp önlerine konmadan, evleri toplanmadan, alışverişleri yapılmadan yalnızca yedi gün dayanabilmişlerdi. Tam yedi gün sonra valizlerini toplamışlardı.
“Annem bir daha bu eve adım atmayacağını söyledi,” diye ekledi Murat.
“Anladım.”
Kanepeye oturdu. Elini yine burun köküne götürdü ama hemen indirdi; sanki o hareketini kendi de fark edip utanmış gibiydi.
“Bunu yapmadan önce söyleyebilirdin,” dedi.
“Söyledim,” dedim. “On iki gün boyunca söyledim. Sen duymadın.”
“Ama çekip gitmek de fazla değil miydi?”
“Peki bana sormadan dört kişiyi bir aylığına eve çağırmak normal miydi?”
Cevap vermedi.
Barışmadık. Sarılmadık. “Her şey geçti” demedik. Hiçbir şey bir anda düzelmedi.
Şimdi Murat salonda yatıyor. Konuşmalarımız kısa ve mecburi: Elektrik faturasını kim ödeyecek, sütü kim alacak, markete kim uğrayacak. Fatma her akşam onu arıyor. Duvarın arkasından sesini duyuyorum; arkadaşlarına gelininin “kocasını bırakıp tatile kaçtığını” anlatıyor. Onun hikâyesinde ne tabaklar var, ne mantı var, ne de ocak başında geçen kırk sekiz saat.
Ben ise yatak odasında tek başıma uyuyorum. Sessizlik içinde. Kimse sabah altı buçukta beni kaldırmıyor. Kimse soğanı nasıl doğradığımı yorumlamıyor.
Sizce gerçekten fazla mı ileri gittim? Yoksa bir eş, fikrini sormadan böyle bir yük bindiriyorsa, sonuçlarına da kendi mi katlanmalı?
