“Az önce karıma ‘aptal kaz’ dedin ve onun iç çamaşırlarını kurcalamaya kalktın. Şimdi giyiniyorsun. Kapı orada.”
İşte o anda asıl fırtına koptu. Fatma yaralı bir hayvan gibi uludu; elindeki çantayı Mehmet’e savuracak gibi kaldırdı.
“Nankör evlat! Seni ben büyüttüm! O kadın seni kendine bağlamış, aklını almış!”
Mehmet tek kelime etmedi. Annesinin dirseğini ve omzunu ustaca kavradı, onu kapıya doğru çevirdi. Bu kaba bir itiş kakış değildi; ama geri adım bırakmayan, sert ve kesin bir hâkimiyetti. Fatma çırpınıyor, ayak diretiyor, “zehir”, “büyü”, “uğursuzluk” gibi yarım yamalak sözler savuruyordu. Topuklarının laminat zeminde çıkardığı cızırtı, odadaki her şeye kazınıyor gibiydi.
Ayşe, elini ağzına bastırmış, olduğu yerde kalakaldı. Kocası; o yumuşak huylu, neşeli, herkesin gönlünü almaya çalışan Mehmet, şimdi hiç tereddüt etmeden birçok insan için dokunulmaz sayılan kişiyi, kendi annesini, evlerinden çıkarıyordu. Yüzünde öfkenin gösterişi yoktu. Sadece sarsılmaz bir kararlılık vardı; sakin, ölçülü ve acımasız denecek kadar net.
Kapı sertçe kapandığında Fatma’nın histerik çığlığı bir bıçakla kesilmiş gibi dışarıda kaldı. Dairenin içine ağır, kulakları sağır eden, tuhaf biçimde huzurlu bir sessizlik çöktü. Sessizlik öyle gürdü ki Ayşe’nin kulakları çınladı.
Mehmet yavaşça arkasını döndü. Soluk soluğaydı. Az önce annesini tutan eli hafifçe titriyordu. Bakışları Ayşe’nin yüzünde dolaştı; sanki onun gözlerinde suçlama, korku ya da pişmanlık arıyordu.
“İyi misin?” diye fısıldar gibi sordu.
Sesindeki bütün öfke, o çelik sertlik çekilip gitmişti. Geriye yalnızca yorgunluk ve içini kemiren bir endişe kalmıştı.
Ayşe ona doğru koşmadı; ağır ağır yaklaştı. Çok iyi tanıdığı ama o an çocuk kadar savunmasız görünen gözlerine baktı. Bir dakika önce korku ve hiddetle çarpan kalbi, ansızın sıcak, sessiz, akıl almaz bir sevinçle doldu; neredeyse gülümseyecekti.
“İyiyim,” dedi alçak sesle.
Avucunu Mehmet’in göğsüne koydu; parmaklarının altında onun delice atan kalbini hissetti. Sonra boynuna sokulup ona sıkıca sarıldı. Gözyaşıyla gülüşün birbirine karıştığı bir fısıltıyla ekledi:
“Sağ ol, kahramanım. Artık burası gerçekten bizim evimiz.”
