“Ev benim, bölünemez” dedi Murat, nikâhın ardından payını alacağını düşünen Ayşe’yi şoke ederek

Hikâyeler
Adaletsiz bu söz kalbimi yakıp geçiyor.

Elde edilecek parayı paylaşmak… Ona göre asıl hakkaniyet buydu.

“Hakkaniyet.” Kendisini başka bir kadın için terk eden adam, şimdi karşısına geçmiş adaletten söz ediyordu.

Ayşe’nin sesi bir anda buz gibi kesildi.

— Adil olan şey, Murat, kanunun söylediğidir. Kanun da benim evim üzerinde hiçbir hakkın olmadığını açıkça söylüyor.

— Senin kanunundan bana ne! — Murat’ın sesine artık denetleyemediği, ince bir öfke karışmıştı. — Bir de vicdan var! İnsanlık var! Ben buradan tek bavulla çıkıp gitmem! Hayatımın on yılını senin uğruna harcamadım!

Ne dediğinin farkına varmamıştı belki. Ama Ayşe duymuştu. “Harcamak.” Sanki kötü bir yatırımdan söz eder gibi.

— Yani bana göre, sana bir çeşit çıkış parası mı ödemem gerekiyor? Kocam olduğun için tazminat mı istiyorsun?

— Adını ne koyarsan koy! — diye patladı Murat. Planının elinden kayıp gittiğini anladıkça daha da hırçınlaşıyordu. — Ben buradan eli boş gitmeyeceğim! Dava açarım! O evde ayrılmaz nitelikte tadilatlar yaptığımı kanıtlarım! Şahit de bulurum!

Ayşe karşısındaki adama uzun uzun baktı. Bağıran, öfkeden yüzü gerilen, ağzından zehirli sözler saçan bu yabancıya… Ve tuhaf biçimde, artık ihanetinin acısını hissetmedi. İçinde yalnızca tiksinti vardı. Bir de ferahlık. Öyle büyük, öyle derin bir ferahlık ki, bu insanın bundan sonra hayatının bir parçası olmayacağını düşünmek bile göğsünü genişletiyordu.

Sessizce ayağa kalktı. İçtiği kahvenin parasını masaya bıraktı ve kapıya yöneldi.

— Nereye gidiyorsun? Daha konuşmamız bitmedi! — diye arkasından bağırdı Murat.

Ayşe bir an durdu. Ama arkasına dönmedi.

— Biz her şeyi konuştuk, Murat. Hem de bir yıl önce. Sen hayatının başka bir kadınla daha iyi olacağına karar verdiğin gün. Şimdi senden tek isteğim, verdiğin kararın arkasında durman. Sen gittin. O hâlde tamamen git. Ve o hesaplarını da yanında götür.

Dışarı çıktığında yağmur yağıyordu. Fakat Ayşe, sanki havasız, dumanlı, boğucu bir odadan çıkıp temiz havaya kavuşmuş gibi hissetti. Murat’ın dava açacağını biliyordu. Önünde çamur, sinir harbi, avukat masrafları ve yıpratıcı günler vardı. Ama kazanacağını da biliyordu. Çünkü yalnızca kanun onun yanında değildi. Hakikat de onun tarafındaydı.

Kafenin kapısından çıkıp yağmur kokusuyla ıslanmış sokağa adım attığında eve gitmedi. Yakındaki sessiz, küçük parka saptı. Islak bir banka oturdu ve ancak o zaman nefes almasına izin verdi. Hava ciğerlerine zor giriyordu; sanki uzun, karanlık ve boğucu bir suyun altından yeni çıkmış gibiydi.

Ağlamadı. Gözyaşı dönemi bir yıl önce, Murat kapıyı çekip gittiğinde tükenmişti. Şimdi içinde bambaşka bir şey vardı: soğuk, neredeyse mide bulandıran bir küçümseme. Buna, geç kalmış ama keskin bir berraklık eşlik ediyordu. Birden on yıllık evlilikleri, acımasız bir ışığın altında yeniden şekillendi. Murat’ın ihaneti, diğer kadınla tanıştığı gün başlamamıştı. O ihanet, evliliklerinin dokusuna daha ilk günden ince ince işlenmişti.

Ayşe onun gözünde hiçbir zaman eşit bir yol arkadaşı olmamıştı. Daha çok bir yatırım kalemi, üzerine çalışılan bir iş gibiydi. Murat, kurnaz bir yatırımcı hesabıyla, Ayşe’nin kendi deyişiyle “değerini” korumasına yetecek kadar şey verirdi: birkaç güzel söz, arada bir çiçek, nadiren gösterilen küçük ilgi kırıntıları… Ayşe ise sevgiyle, minnetle ve “böyle bir adamın” kendisi gibi “sade bir kızı” seçmiş olmasına duyduğu kör sevinçle her şeyini ortaya koymuştu: gücünü, desteğini, hayranlığını. Hatta evlenmeden önce kendisine ait olan dairesini bile gönül rızasıyla “ortak yuvaları” hâline getirmişti. Oysa şimdi anlıyordu; Murat için orası bir yuva değil, rahat yatak odası bulunan ve hizmeti de bedavaya gelen kullanışlı bir çalışma alanıydı.

Şükrüye'nin Penceresinden