Şimdi de Murat, bu “projeyi” kapatıp başka bir hayata geçmeye karar verince, sanki ortada tasfiye edilecek bir şirket varmış gibi payını istemeye gelmişti. On yıl boyunca onun kocası olmuş olmanın karşılığında kendisine bir çeşit “altın paraşüt” hazırlanmasını bekliyordu.
Ayşe bankta ne kadar oturduğunu bilemedi; belki bir saat, belki daha fazla. Yağmur giderek hızlanmıştı ama o ıslandığını bile fark etmiyordu. İçindeki kırgınlık, şaşkınlık ve öfke yavaş yavaş yerini buz gibi bir muhakemeye bırakmaya başladı. Neticede o bir hukukçuydu. Bu savaşı, Murat’ın onu her defasında suçluluk duygusuna sürüklemeyi başardığı duygular alanında veremezdi. Mücadeleyi kendi bildiği zemine taşımalıydı: kanuna, belgelere, somut gerçeklere ve çürütülmesi zor delillere.
Eve döner dönmez ilk işi boşanma sürecini yürüten avukatını aramak oldu.
— Mehmet Bey, merhaba. Ben Ayşe. Yeni bir durum çıktı. Eski eşim, evlenmeden önce bana ait olan dairenin yarısında hak iddia ediyor.
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu.
— Hangi gerekçeyle? — diye sordu Mehmet Bey sonunda.
Ayşe’nin sesine, uzun zamandır ilk kez ince bir alay karıştı.
— “Vicdanen hakkı olduğunu” söylüyor. Bir de “kendi payına güvenerek” yıllarca emek verdiğini…
Avukat derin bir nefes aldı.
— Anladım. Kendinizi hazırlayın Ayşe Hanım. Bu iş çirkinleşebilir. Hukuken kazanma ihtimali zayıf olduğu için sizi ruhen yıpratmaya çalışacaktır.
Mehmet Bey haklı çıktı. Daha ertesi gün saldırı başladı. Önce Murat aradı. Bu kez üslubunu değiştirmişti; bağırıp çağırmıyor, acındırmaya çalışıyordu.
— Ayşe, dün ileri gittim. Sinirlerime hâkim olamadım. Ama beni de anla, çaresiz kaldım. Elimde hiçbir şey yok. Sen ise… senin düzenin yerinde. Bana biraz olsun acımıyor musun? Sonuçta birbirimize yabancı değiliz.
Ayşe tek kelime etmeden telefonu kapattı. Bir saat geçmeden bu kez Murat’ın annesi aradı.
— Ayşeciğim, kızım, bu nasıl olur? — diye ağlıyordu kadın. — Muratçığım her şeyi anlattı! Onu elinde bir valizle kapının önüne koyuyormuşsun. O senin yabancın mı? O eve ruhunu kattı çocuk! Banyoya raf bile taktı, raf!
Raf… İşte o raf, Murat’ın sözde “ayrılmaz iyileştirmelerinin” simgesi hâline gelmişti.
Ayşe, eski kayınvalidesine sabırla dairenin kendi kişisel malı olduğunu, Murat’ın ise aileyi kendi isteğiyle terk ettiğini anlattı. Fakat kadın dinlemek istemiyordu.
— Taş kalplisin sen! — diyerek hükmünü verdi ve telefonu yüzüne kapattı.
Ardından sosyal medyadaki imalı paylaşımlar başladı. Murat, doğrudan isim vermeden ama ortak tanıdıklarının kime gönderme yaptığını hemen anlayacağı cümleler yazıyordu: “İnsan sevgi bittiğinde, yılların emeği yok sayılıp kapının önüne konulmanın ne kadar acı olduğunu anlıyor.” “Bazıları ilişkileri kalple değil, metrekareyle ölçüyor.”
Bu rastgele bir öfke değildi; planlı, hesaplı bir yıpratma çabasıydı. Ayşe’nin itibarını lekelemek, onu çevrenin gözünde merhametsiz biri gibi göstermek istiyordu. Böylece dairenin yarısını istemesi, sözde daha “haklı” ve daha “asil” görünecekti.
Ayşe cevap vermedi. Avukatının tavsiyesine uyarak her şeyi sakladı; her paylaşımın ekran görüntüsünü aldı, tarihleri not etti. Sonra hazırlanmaya koyuldu. On yıllık evlilik boyunca biriken bütün mali belgeleri tek tek çıkardı. Uykusuz geçen bir hafta boyunca hayatının en ayrıntılı dökümünü hazırladı. Bu yalnızca rakamlardan oluşan sıradan bir çizelge değildi; evliliklerinin sayılara dökülmüş tarihçesiydi.
Duruşma iki ay sonrasına verilmişti. O iki ay boyunca Ayşe kendini kuşatma altındaki bir kale gibi hissetti. Her yandan baskı, imalar, bakışlar, fısıltılar geliyordu. Ama teslim olmadı.
Duruşma günü salona girdiğinde Murat karşı tarafta, avukatının yanında oturuyordu. Üzerinde kendinden emin bir hava vardı; sanki kazanacağına çoktan inanmış gibiydi. Avukatı dosyasını açtı, boğazını temizledi ve dava taleplerini okumaya başladı.
