O an, üzülmeye bile ayıracak hâlim kalmamıştı.
Sonrasında işler adım adım daha çirkin bir hâl aldı. Mehmet, sanki inadına yapar gibi, eve dışarıdan aldığı yemek paketleriyle gelmeye başladı. Salondaki masaya kuruluyor, tek başına yemeğini yiyordu. Biz Ali’yle mutfakta, elde ne varsa onunla hazırlanmış sade bir salatayı didikliyorduk. Kızarmış tavuk kanatlarının, pizzanın kokusu evin her köşesine siniyor; kapı aralıklarından bile taşarak insanın midesini burkuyordu. Ali babasına aç, mahcup gözlerle bakıyor, Mehmet ise dönüp de “Al oğlum, sen de ye,” deme zahmetine bile girmiyordu.
Üçüncü gün Ali, sesi neredeyse fısıltıya dönüşmüş hâlde sordu:
“Anne, babam bana neden pizzadan vermiyor?”
Saçlarını okşadım, boğazıma oturan yumruyu yutmaya çalıştım.
“Çünkü babanın ‘kişisel parası’ var Ali’ciğim,” dedim. “Bizimse ortak paramız var. Hadi gel, sana güzelce akıtma yapayım. Un almıştım.”
İşte o anda içimde bir şey geri dönülmez biçimde koptu. Bir adam, kendi çocuğu kuru akıtmayla karnını doyurmaya çalışırken karşısında rahat rahat pahalı yemekleri yiyebiliyorsa, ona koca denmezdi. Baba hiç denmezdi. O, olsa olsa evin sırtına yapışmış bir asalaktı.
Cuma günü sabrımın son çizgisi de aşıldı. İşten dönmüştüm. Posta kutusunda bir fiş gördüm. Pahalı bir elektronik mağazasından teslimat yapılmıştı. Alıcı adı Mehmet’ti. Tutarı görünce gözlerim bir an bulanıklaştı: 14.000 ₺. Yeni bir oyun monitörü.
Eve girdim. Mehmet büyük odada yere çömelmiş, kocaman bir kutuyu hevesle açıyordu. Yüzü çocuk gibi ışıldıyordu.
“Şuna baksana, nasıl bir şey!” dedi; aramızdaki kavgalı hâli bile unutmuştu. “4K, yenileme hızı müthiş. Artık tank oyununda kimse beni tutamaz.”
Fişi masaya bıraktım.
“On dört bin lira mı, Mehmet?” Sesim sandığımdan daha sakindi. “Geçen ay konut kredisine 1.050 ₺ eksik yatırdık, çünkü sen ‘fazlasını veremem’ dedin. Ali’nin dişleri yamuk çıkıyor, diş hekimi tel takılması gerektiğini söyledi. Sen gidip monitör mü aldın?”
Mehmet’in yüzündeki sevinç bir anda gerildi.
“Yine başlama Zeynep!” diye çıkıştı. “Üç aydır bunun için para biriktiriyorum. Kendi maaşımdan! Hakkım var!”
“Var,” dedim, başımı yavaşça sallayarak. “Benim de oğlunun geleceğini çalan biriyle aynı evde yaşamama hakkım var.”
“Ne demek çalan? Saçmalama!”
Cevap vermedim. Antreye yürüdüm. Spor salonuna giderken kullandığı çantasını aldım ve askılardaki kıyafetlerini tek tek içine doldurmaya başladım. Gömlekler, tişörtler, çoraplar… Ne elime geldiyse.
“Hey! Ne yapıyorsun sen?” diye bağırarak koridora fırladı. Ellerini havada savuruyordu. “Bırak onları! Aklını mı kaçırdın?”
“Hayır Mehmet,” dedim. “Tam tersine, nihayet aklım başıma geldi. Kalan eşyalarını toplamak için on beş dakikan var. Annenin evine gidiyorsun. O seni sever, karnını doyurur, monitörüne de hayran hayran bakar.”
“Beni kovamazsın! Benim ikametgâhım burada!” dedi ve omzuyla beni kenara itmeye yeltendi. Ona öyle bir baktım ki, hareketi yarım kaldı.
“Bu ev evlenmeden önce benimdi Mehmet. Burada söz sahibi değilsin. İkamet kaydın da seni kurtarmaz; yarın mahkemeye başvururum. Şimdi çıkıyorsun. Yoksa polisi arar, evime yabancı birinin zorla girmeye çalıştığını söylerim.”
“Sen… Sen buna pişman olacaksın!” diye tısladı. Çantayı kaptı, üstelik monitörü de içine sıkıştırdı; önceliklerine diyecek yoktu doğrusu. Kapıya yönelirken son darbeyi vurmayı da ihmal etmedi: “Ali’nin okul kıyafetine paran yetmeyince bana sürüne sürüne geleceksin!”
Kapı arkasından kapandı. Anahtarı kilitte iki kez çevirdim: çıt, çıt.
