Üçüncü kez kilidi yokladığımda içimdeki düğüm biraz gevşedi.
İlk işim bir çilingir çağırmak oldu. Bir saat geçmeden kapıda yepyeni kilitler takılıydı. Metalin o sert sesi, bana içebileceğim bütün sakinleştiricilerden daha iyi geldi.
Sonra mutfağa geçip sandalyeye çöktüm. Ev sessizdi. Üst komşular nihayet matkabı susturmuştu. Pencerenin ardından solgun bir ay ışığı içeri süzülüyordu.
Hesap makinesini önüme çektim. Aylık gelirim yaklaşık yirmi beş bin liraydı. On iki bin beş yüz lirası konut kredisine gidiyordu. Geriye yine on iki bin beş yüz kalıyordu. Nafaka meselesi vardı; Mehmet sigortalı çalışıyordu, mahkeme yoluyla ondan en az beş, belki yedi bin lira alabilirdim. Yani toplamda on sekiz, on dokuz bin lira civarı. İki kişiye.
Düşününce, bu rakam Mehmet’i doyurduğum zaman elimde kalandan fazlaydı. Artık haftada kilolarca dana eti almak zorunda değildim. Onun telefon faturasını, internetini ödemeyecektim. “Hayat çok zor” diye bitmek bilmeyen sızlanmalarını da dinlemeyecektim.
O sırada Ali odasından çıktı. Gözlerini ovuşturuyordu.
“Anne,” dedi uykulu bir sesle, “babam gitti mi?”
“Evet oğlum. Baban babaannesine gitti. Bir daha burada yaşamayacak.”
Küçük yüzü ciddileşti.
“Peki biz… artık fakir mi olacağız?”
Onu kendime çektim.
“Biz özgür olacağız canım. Bu, fakirlikten de zenginlikten de önemli. Hem yarın sana mantı ısmarlayacak kadar paramız var, merak etme.”
Ali boynuma sarıldı. İncecik kolları omuzlarıma dolanınca içimde Mehmet’e karşı öyle bir öfke kabardı ki, az önce kalan bütün tereddütlerim kül oldu. Ben bunca yıl buna nasıl katlanmıştım? Kendi çocuğumun hakkını onun rahatına nasıl yedirmiştim?
Ertesi gün ilk iş bir avukata gidecektim. Boşanma davasını da nafaka başvurusunu da aynı anda başlatacaktım. Ardından bankaya uğrayıp konut kredisinin yeniden düzenlenmesini isteyecektim; belki vadeyi uzatırlar, aylık ödeme biraz düşerdi. Kolay mı olacaktı? Elbette hayır. Daha Ali’nin önümüzdeki ayki İngilizce kursunu nasıl ödeyeceğimi bile bilmiyordum.
Ama bir yolunu bulacaktım. Kadın dediğin kolay kolay yıkılmıyor. Üzerine basılan otlar gibiyiz; eziliyoruz, koparılıyoruz sanıyorlar, ama bir bakmışsın betonun arasından yine baş vermişiz.
Yatak odasına geçtiğimde yatağın onun tarafında hâlâ parfümünün kokusu duruyordu. Çarşafı, nevresimi, yastık kılıfını tek tek söküp buruşturdum ve çamaşır makinesine tıktım. En uzun programı seçtim. Ne varsa aksın gitsin istedim: kokusu, hatırası, içime yapışan o ağır kırgınlık…
Dolabı açınca tuhaf bir ferahlıkla karşılaştım. Raflarda, askılarda yer açılmıştı. Köşeye sıkışıp kalan elbiselerimi tek tek çıkarıp astım. Renkli, güzel, uzun zamandır dokunmadığım elbiseler… İçlerinden birini yarın giyecektim. Bir yere yetişmek için değil. Birine güzel görünmek için de değil. Sadece kendim için.
Telefonum defalarca çaldı; Mehmet aramaktan vazgeçmiyordu. Fatma’dan da kısa mesaj geldi: “Zeynep, çok büyük hata yapıyorsun. Erkek evin direğidir. Oğlunu düşün!”
Düşündüm Fatma Hanım, hem de en çok onu düşündüm. Bundan sonra sizin kıymetli oğlunuz benim çocuğumun lokmasına ortak olmayacak.
Işığı kapatıp yatağa uzandım. Uzun zamandır ilk kez boğazımda o tanıdık yumru yoktu. Ev tertemiz kokuyordu; en sevdiğim lavanta kokusu odalara yayılmıştı.
Yarın başka bir hayat başlayacaktı. Zor, hesaplı, kuruş kuruş planlanan bir hayat… Ama benim hayatım olacaktı. Yatağımda yabancılaşmış bir adamın “kişisel paraları” olmadan.
Gözlerimi kapattım. Uzaklardan bir siren sesi geçti, ardından bir arabanın uğultusu kayboldu. Şehir yavaş yavaş uykuya dalıyordu. Ben de onunla birlikte uyudum; sabah uyandığımda kaderimin de, buzdolabımın da sahibi olacağımı bilerek.
Peki siz, maaşınızla kocanızı geçindirmeye razı olur muydunuz?
