“Annene vermek için bir daha benim parama el uzatırsan, sırt çantanı toplar doğru onun evine gidersin, anladın mı? Aile kahramanı kesildin ya, terliklerini de unutma” — Elif, kalın zarfı masanın üstüne fırlatıp Mert’i suçlayarak çıkıştı

Hikâyeler
Bu evdeki suçlamalar adaletsiz, acımasız ve utanç verici.

— Demek öyle, — dedi Emine, sesi alayla incelerek. — Yani artık onun ağzıyla konuşuyorsun. Pek yakışmış.

Mert’in yüzü bir anda sertleşti.

— Kendi ağzımla konuşuyorum, anne. Anahtarları ver.

Emine olduğu yerde dondu.

— Ne dedin sen?

— Anahtarları ver, lütfen.

— Yok, daha yüksek söyle. Öz oğlumun beni kapı dışarı ettiğini iyice duyayım.

— Seni kapı dışarı etmiyorum. Sadece biz yokken eve gelmemeni ve izin almadan hiçbir şeye dokunmamanı istiyorum.

— İzin mi? Ondan mı izin alacağım? İsterseniz bir de çizelge hazırlayın; salı günü tuz almaya gelebilirim, perşembe günü oğlumu özleyebilirim diye!

— Anne, yeter artık. Alay etme.

— Alay mı ediyorum? Canın yandı değil mi? Benim canım yanmıyor mu sanıyorsun? Ben size ailem diye geliyorum, siz bana yabancı muamelesi yapıyorsunuz. Alın, paranızla boğulun!

— Mesele sadece para değil, — dedi Mert.

— Tabii değildir. Asıl mesele burada kimin sözünün geçeceği. Gelinin de bunu göstermek için elinden geleni yapıyor zaten.

Elif o ana kadar sesini yükseltmemişti. Ama bu kez kelimeleri keskin çıktı.

— Hayır. Asıl mesele sizin, size ait olmayan şeyleri sormadan kullanabileceğinizi sanmanız. Bir de üstüne, keyfiniz kaçmasın diye benim susmam gerektiğini düşünmeniz. Ben böyle bir şeye mecbur değilim.

Emine gözlerini kıstı. Bu kez daha alçak, ama daha zehirli konuştu.

— Sen kazandığını mı zannediyorsun Elif? Kazanmadın. Sadece nasıl biri olduğunu gösterdin. Kupkuru, hesapçı, içi kötülük dolu biri. Normal bir kadın aileyi böyle yönetmez.

Elif de aynı sakinlikle karşılık verdi:

— Normal bir kadın da başkasının çekmecelerini karıştırmaz. Oğlunu da yüzü olan bir bankamatik gibi kullanmaz.

Mert bir an gözlerini kapattı.

— Anne. Anahtarlar.

Emine birkaç saniye daha oğluna baktı. Sonra sanki tarihin en büyük haksızlığına uğruyormuş gibi pardösüsünün cebine uzandı. Anahtarlığı çıkardı, havada salladı.

— Al. Al bakalım. Memnun oldun mu? — Anahtarları şangırtıyla masanın üstüne bıraktı. — Yaşayın burada kendi kurallarınızla. Zarflarınızla, hesap makinelerinizle, büyük sevdanızla.

Elif tek kelime etmeden anahtarlığı aldı. Avucundaki ağır metal buz gibi geldi.

— Teşekkür ederim.

— Teşekkürü sana borçlu değilim, — diye homurdandı Emine. — Bunu senin için yapmıyorum.

— Farkındayım. Zaten siz çoğu şeyi başkası için değil, görüntü olsun diye yapıyorsunuz.

— Ay, kapa artık şu çeneni!

— Anne! — Mert’in sesi sert çıktı.

Odanın içine yoğun, rahatsız edici bir sessizlik çöktü. Islak pardösünün kokusu, poşetteki tavuğun ağır havası ve yıllardır söylenmemiş kırgınlıklar aynı anda ortalığa yayılmış gibiydi.

Emine yakasını düzeltti.

— Tamam. Bir daha bu eve adımımı atmam.

— Büyük konuşmayın, — dedi Elif. — Sadece bir dahakine haber vererek gelirsiniz.

— Gelmeyeceğim dedim ya! Sonra siz bana koşarsınız.

— Biz genelde yürüyerek gideriz, — diye kuru kuru karşılık verdi Elif. — Hem de anahtarsız.

Emine ona öyle bir bakış fırlattı ki, o bakışla apartmanın yarısı aydınlanabilirdi. Sonra kapıya yöneldi. Antrede bir kez daha dönüp oğluna baktı.

— Peki. Tebrik ederim. Büyümüşsün. Anneni kovdun. Erkek adam oldun.

— Anne, yapma…

— Geçti artık. Bildiğin gibi yaşa.

Kapı öyle sert kapandı ki askıdaki şemsiye yerinden kayıp pat diye yere düştü.

Birkaç saniye kimse kıpırdamadı.

Sonra Mert kanepeye çöktü. Gözlerini halıya dikti; sanki iki ateş arasında nasıl kaldığının ve kırk metrekarelik evin neden birden bu kadar dar geldiğinin cevabı halının desenleri arasından çıkacakmış gibi bakıyordu.

Elif şemsiyeyi yerden aldı, yerine astı. Anahtarları kotunun cebine koyduktan sonra kocasına döndü.

— Ee?

Mert başını kaldırdı.

— Ne “ee”si?

— Senin söyleyeceklerin bitti mi? Yoksa şimdi ikinci perde mi başlayacak; “Biraz abarttın, annemin durumunu da anlamak gerekirdi” bölümü?

Mert derin bir nefes verdi.

— Hayır. Başlamayacak. Haklısın.

— Pek emin konuştun. Avukatsız sorguya alınmış gibisin.

— Elif, lütfen. Üstüme daha fazla gelme.

— Üstüne gelmiyorum. Gerçekten anlayıp anlamadığını görmek istiyorum. Fırtına geçsin diye susuyor musun, yoksa olanı sahiden kavradın mı?

Mert iki eliyle yüzünü ovuşturdu.

— Anladım. Gerçekten. Sadece… Onun gerçekten aldığını düşünmek istemedim. Yani içimden geçiriyordum, şüpheleniyordum ama inanmak istemedim.

— Çünkü inanmamak daha rahattı, — dedi Elif, karşısına otururken. — Ben sustukça sen hem iyi evlat oluyordun, hem iyi koca, hem de kavgasız gürültüsüz insan. Ne güzel düzen. Nedense eksilen para hep benim cebimden çıkıyordu.

— Biliyorum.

— Hayır, bilmiyorsun. Bunun insana nasıl hissettirdiğini bilmiyorsun. Kendi çekmeceni açıyorsun, bomboş. Sonra insanın içine o iğrenç duygu oturuyor: Sadece senden bir şey alınmamış, seni saf yerine koymuşlar. Üstelik kendi evinde.

— Özür dilerim.

— Özür fena değil. Ama bundan sonrası için kelimeler ağzımızdan düzgün çıksın ve mümkünse işe yarasın.

Mert başını salladı.

— Tamam. Yarın ben kendim ona giderim. Bunun bir daha olmayacağını söylerim. Yardıma ihtiyacı varsa bana söyler. Buraya gelip de… — duraksadı.

— Kendi çıkarı için teftişe çıkmış memur gibi davranmaz, — diye tamamladı Elif.

— Evet. Öyle. Para meselesini de… ben yerine koyacağım.

— Hangi kaynakla acaba? Senin genelde “maaşa kadar idare ederiz” dediğin o hayali kaynaktan mı?

— Hafta sonları ek iş alırım. Serkan’ın şantiyede uzun zamandır adama ihtiyacı vardı.

Elif ona daha dikkatli baktı. Sesinde ilk kez alıştığı o gevşek suçluluk değil, karara benzeyen bir şey vardı. Zayıf, sallantılı, ama yine de sıfır değildi.

— Peki, — dedi. — Ama kurallar olacak.

— Ne kuralları?

— Birincisi, evde nakit para tutulmayacak. Her şey kartta duracak.

— Kabul.

— İkincisi, bu evin anahtarı bizden başka kimsede olmayacak. Annen de dahil, arkadaşların da dahil, bir keresinde “sadece matkabı bırakacağım” diye gelen kuzenin de dahil.

— Kabul.

— Üçüncüsü, annenin bir şeye ihtiyacı olursa eline para tutuşturmak yok. Gerekirse biz alırız. Faturaysa uygulamadan öderiz. Evde yapılacak iş varsa gider yaparız. Ama “sonra veririm” devri kapandı.

— Kabul.

— Dördüncüsü, konuşmayınca sorunlar yok oluyormuş gibi davranmayı bırakıyorsun. Bu ergenlik çağı değil Mert. Biz aileyiz; sessizce acı çekme kulübü değiliz.

Mert hafifçe gülümsedi.

— Sert oldu.

— Ama anlaşılır oldu.

— Kabul edildi.

Elif ayağa kalktı. Masanın üstündeki uğursuz zarfı aldı, buruşturup çöp kovasına attı.

— Tamam. Kâğıt zula devri burada bitti. Ne de olsa yirmi birinci yüzyıldayız.

Mert poşete bakarak birden söyledi:

— Ama tavuğu yine de getirmiş.

Elif komodinin üstündeki poşete baktı ve burnundan güldü.

— Tabii getirecek. İnsan evden 5.250 lira alabilir ama eli boş gelmek ayıp olur.

Mert beklenmedik şekilde güldü. Kısa, sinirli, ama gerçek bir gülüştü bu. Elif de kendini tutamadı.

— Peki, — dedi sonunda. — Madem savaş yapıldı, bari yemeği duygularla değil, yemekle yiyelim. Yalnız baştan söyleyeyim: şimdi anneni savunmaya kalkarsan, bu tavuğu başına geçiririm.

Şükrüye'nin Penceresinden