“Annene vermek için bir daha benim parama el uzatırsan, sırt çantanı toplar doğru onun evine gidersin, anladın mı? Aile kahramanı kesildin ya, terliklerini de unutma” — Elif, kalın zarfı masanın üstüne fırlatıp Mert’i suçlayarak çıkıştı

Hikâyeler
Bu evdeki suçlamalar adaletsiz, acımasız ve utanç verici.

— Başlamam, — dedi Mert aceleyle. — Canıma susamış değilim.

— Aferin. Demek ilerleme var.

Elif poşetin içindekileri ayırırken Mert yanında sessizce dikildi; onun ürünleri tek tek çıkarıp masaya koyuşunu izledi. Gerçekten de poşetten tavuk çıkmıştı. Yanında bir paket bisküvi, iki konserve bezelye ve evlerinde kimsenin ağzına sürmediği ucuz bir çay vardı.

— Ne kadar manidar, — dedi Elif. — Sözde barış görüşmesine gelmiş, sonuç yine alıştığımız gibi olmuş.

— Elif.

— Ne var?

— Susmadığın için sağ ol.

Elif dönüp ona baktı.

— Teşekkürlük bir şey yok. Ben yalnızca huzurlu hayatı fazla seviyorum. Meğer huzurun ilk şartı, fazla anahtarları toplamakmış.

Mert ona doğru bir adım attı.

— Şu an benden nefret ediyorsundur herhâlde.

— Hayır. Ama çok öfkeliyim. Bir de hayal kırıklığına uğradım. Bunlar aynı şey değil.

— Düzelteceğim.

— Umarım gerçekten uğraşırsın. Çünkü bu dizinin ikinci sezonunu izlemeye niyetim yok.

Ertesi gün Emine aramadı. Sonraki gün de telefon etmedi. Buna karşılık Ankara’dan Fatma teyze aradı; normalde onları ancak bayram seyran zamanlarında ya da yeni dedikodu toplayacak hâli olduğunda hatırlardı.

— Elifciğim, merhaba, — dedi sesini ballandırarak. — Kızım, siz annenizle ne yaptınız öyle? Dün beni aradı, sinirleri altüst olmuş. Neredeyse onu evden kovmuşsunuz gibi anlattı.

Elif mutfakta kahve fincanıyla ayakta duruyordu. Gözlerini öyle bir devirdi ki bu bir spor dalı olsa madalyayı garantilerdi.

— Günaydın Fatma teyze. Kimseyi kovmadık. Sadece kendi evimizin anahtarlarını geri aldık. Kabul edersiniz ki bu bir ihtilal sayılmaz.

— Ama o diyor ki, siz onu çok ağır bir şeyle suçlamışsınız…

— Peki parayı aldığını da söyledi mi?

Hattın öbür ucunda kısa ama her şeyi anlatan bir sessizlik oluştu.

— Şey… Zor durumda kaldığını söyledi…

— Güzel. Demek olayın özü doğrulanmış. O hâlde konuşacak neyimiz kaldı?

— Elifciğim, yine de aile içinde daha yumuşak halledilemez miydi?

— Edilebilirdi. Zaten bir ay boyunca yumuşak davrandık. Sonuç: eksilen 5.250 lira. Anlaşılan yumuşaklık bizim yöntemimiz değilmiş.

Fatma teyze büyükleri saymak, aile olmak, kırmamak dökmemek üzerine biraz daha iç geçirdi. Fakat Elif meseleyi çoktan anlamıştı: “Kırılan tarafın akrabaları sahneye çıkıyor” adlı klasik temsil başlamıştı. Yeni bir şey yoktu. Her ailede böyle bir koro bulunurdu; yalnızca kavga patladıktan sonra belirir, üstelik nasihatlerini de zaten enkazı toplamaya çalışan kişiye yöneltirdi.

Akşam Mert eve geldiğinde yorgun, öfkeli ama tuhaf biçimde toparlanmış görünüyordu.

— Anneme uğradım, — dedi montunu çıkarırken.

— Sonuç?

— Önce gösteri başladı. Ardından dram kısmı geldi. Sonra nankörlük üzerine uzun bir konuşma dinledim. Peşinden her şeyin suçlusu sen oldun. Bir süre sonra ben oldum. En sonunda da zamanın kötülüğüne bağlandı.

— Kullanışlı bir açıklama.

— Yardım edeceğimi söyledim. Ama usulünce. İnsan gibi. Habersiz işler yok, sürpriz yok, anahtar yok.

— Ne dedi?

— Bizden hiçbir şey istemediğini söyledi. Sonra cumartesi gelip mutfaktaki musluğa bakıp bakamayacağımı sordu.

Elif burnundan güldü.

— İşte bak. Hayat rayına giriyor. İnsan gerçek ihtiyaçlarını gerçek cümlelerle söylemeye başlamış.

— Sen gülüyorsun ama ben orada az kalsın saçları ağartıyordum.

— Abartma. Senin beyaz saç masrafını kaldıracak bütçen henüz oluşmadı.

Mert yaklaşıp Elif’e arkadan sarıldı.

— Ciddiyim. Teşekkür ederim.

— Bu teşekkür faslı yapıldı. Sıklaştırmayalım. Git ellerini yıka, yemeğe otur. Makarna var, yanında da düzgün bir sessizlik. Nadir bulunan bir yemektir, kıymetini bil.

Bir hafta sonra evin içine beklenmedik bir sükûnet yerleşti. Cumartesi sabahı saat sekizde kimse kendi anahtarıyla kapıyı açmıyordu. Kimse fincanların yerini “böyle daha kullanışlı” diyerek değiştirmiyordu. Kimse mutfağa girip “Ben sizde birazcık toparladım,” demiyor; ardından ne tuz, ne sarımsak, ne de insanın kendi keyfi bulunmaz hâle gelmiyordu.

Bir gün Elif salonun ortasında durup etrafı dinledi.

— Ne yapıyorsun? — diye sordu Mert.

— Tadını çıkarıyorum. Duyuyor musun?

— Neyi?

— İşte onu. Hiçbir şeyi. Ne yabancı anahtar sesi var, ne ansızın verilen öğütler, ne de “ben senin yerinde olsam” diye başlayan cümleler. Neredeyse tatil gibi.

Mert gülümsedi.

— Sence uzun sürer mi?

— Bilmiyorum. Ama artık en azından kuralları var.

Mert yanına oturdu.

— Sana 2.450 lira gönderdim.

— Gördüm. Kalan 2.800 lira da gelince bu defteri kapatırız.

— Kapatacağız.

— Bir de Mert…

— Efendim?

— Annenin kendi başına yaptığı işleri bir daha “ama sen de anlarsın” diye örtmeye kalkarsan, seni anlaman için başka bir yere yollarım. Üstelik uzun süreliğine.

— Anladım, — dedi Mert uslu bir sesle.

— Güzel. Hayat eline megafonu alınca çabuk öğreniyorsun.

Mert güldü.

İki hafta kadar sonra Emine bu kez kendisi aradı.

Mert bulaşık yıkarken telefonunun ekranında annesinin adını gören Elif kaşlarını soru sorar gibi kaldırdı.

— Aç, — dedi.

— Birlikte mi?

— Elbette. Ortak çalışmaları severim.

Mert telefonu hoparlöre aldı.

— Efendim anne.

— Mert, merhaba, — Emine’nin sesi iş konuşur gibi düzdü; hatta fazla resmiydi. — Pazar günü gelebilir misin? Şu musluk yine tuhaf davranıyor. Koridordaki ampul de değişecek. Bir de… yani ufak tefek şeyler var.

— Gelirim, — diye karşılık verdi Mert sakinlikle. — Öğleden sonra uğrarım.

— İyi. Bir de Elif’e… — burada duraksadı; sanki kelime boğazına takılmıştı. — Söyle… O gün bisküviyi almayı unutmuşum.

Elif neredeyse kahkahayı basacaktı.

— Merak etmeyin, — dedi sesini duyuracak kadar yüksek. — Biz yedik. Kavgasız gürültüsüz bitti. Tadı da fena değildi.

Karşı tarafta birkaç saniye çıt çıkmadı.

Sonra Emine kuru bir sesle cevap verdi:

— Öyleyse iyi.

— Emine Hanım, — diye aynı sakinlikle devam etti Elif. — Eve alınacak bir şey olursa liste yapıp yazın. Herkes için daha kolay olur. Ne doğaçlama olur ne telaş.

Kısa bir aradan sonra kayınvalidesi, — Yazarım, — dedi. — Gerekirse.

— Anlaştık.

Telefon kapandı.

Mert ağır ağır nefes verdi.

— Az önce olan şey neydi?

— Medeniyet, — dedi Elif. — Yavaş yavaş, gıcırdaya gıcırdaya da olsa ilerliyor.

— Sen olacak kadın değilsin.

— Ama işe yarıyorum.

Mert yanına gelip ona sarıldı, çenesini Elif’in başının üstüne dayadı.

— Baksana, gerçekten hafifledik sanki.

Elif mutfak masasının çekmecesinde duran anahtarlara baktı. Artık hepsi onlara aitti; yalnızca onlara. Fazladan kopya yoktu, başkasının ev üzerindeki görünmez yetkisini hatırlatan bir işaret yoktu, “ama o anne” diye başlayan aile masalları yoktu.

— Elbette hafifledik, — dedi. — Meğer ev huzuru mumlar, battaniyeler, süslü köşeler değilmiş. İnsanların sevgiyi senin cüzdanına ulaşma hakkıyla karıştırmamasıymış.

Mert hafifçe homurdandı.

— Sertsin sen.

— Hayır, — dedi Elif ve nihayet içten, sakin, öfkesiz bir gülümsemeyle baktı. — Ben sadece artık suskunluğumun aile indirimi sayıldığı bir evde yaşamayı kabul etmiyorum.

Şükrüye'nin Penceresinden