“Al sana, asalak!” diye bağıran Mehmet, tavayı başıma indirdi

Hikâyeler
Bu utanç verici sessizlik dayanılmaz bir ağırlık.

— Dur, Ayşe, bir dakika!

Sözleri kapının öbür tarafında kaldı. Kilit yerine otururken çıkan o kuru ses, içimde yıllardır sıkışıp kalmış bir düğümü çözdü sanki. Sırtımı pervaza dayadım, gözlerimi kapattım.

Özgürlük buydu demek. Yirmi yıl sonra ilk kez nefesim kendi göğsüme aitmiş gibi geldi.

Dava üç ay boyunca uzadı. Mehmet kendine bir avukat tuttu; adam, kocamın bu eve para harcadığını, tamiratlara katkıda bulunduğunu ispatlamaya çalışıp durdu.

Hâkim sakin bir sesle sordu:

— Bunu gösteren belge nerede?

— Faturalar var! — diye atıldı avukat.

Derya hiç telaşlanmadan dosyadan bir kâğıt çıkardı.

— On beş yıl önce alınmış duvar kâğıdı fişinden mi söz ediyorsunuz? Üstelik tutar bin lira civarında.

— Ama o duvar kâğıtları pahalıydı!

— Müvekkilim o kâğıtları kendi elleriyle yapıştırdı, — dedi Derya, sözünü keskin ama ölçülü bir tonla karşılayarak. — Buna tanıklık edecek kişiler de var.

Gerçekten de yan komşumuz Fatma teyze, Mehmet’in o günlerde ortalarda görünmediğini, evin boya badanasıyla benim uğraştığımı açık açık anlattı.

Mehmet’in avukatı pes etmeye niyetli değildi.

— Peki aidat, faturalar, ev giderleri? Bunları kim ödüyordu?

Derya bu soruya da hazırlıklıydı.

— Başlarda yarı yarıyaydı. Banka kayıtları dosyada mevcut. Son üç yıldır ise ödemelerin tamamı müvekkilim tarafından yapılmış. Çünkü eşi gelirini kendi kişisel harcamalarına ayırıyordu.

— Ne harcamasıymış bunlar?

Derya başını bile kaldırmadan okumaya devam etti:

— Lokantalar, başka kadınlara alınan hediyeler, eğlence masrafları. Hepsi kart dökümlerinde görünüyor.

Mehmet’in yüzü koyu kırmızıya döndü. Avukatı yerinde huzursuzca kıpırdanırken ben ilk kez sakin kalabiliyordum. Her duruşmada, içimde yıllardır taşıdığım ağırlığın biraz daha hafiflediğini hissediyordum.

En zor an, Elif’in tanık olarak kürsüye çağrıldığı gündü.

Hâkim yumuşak bir sesle sordu:

— Aile içindeki ortamı anlatır mısınız?

Elif hiç dolandırmadan cevap verdi:

— Babam anneme şiddet uygulardı. Düzenli olarak. Ben yedi yaşındayken başladı, yakın zamana kadar da sürdü. Küçükken çizdiğim resimler hâlâ duruyor; o günleri çizmişim.

— Ne saçmalıyorsun sen! — diye bağırarak ayağa fırladı Mehmet. — Elif, kendine gel!

Hâkimin tokmağı masaya indi.

— Salonda sessizlik! Tanık devam etsin.

Elif’in sesi titremedi.

— Babam benim yetişmem için de maddi olarak sorumluluk almadı. Okul masraflarımı, kıyafetimi, kurslarımı annem ödedi. Emekli maaşından, ek işlerinden artırdı. Babam parasını kendine ve hayatındaki kadınlara harcadı.

Mehmet bu kez acındırmaya çalıştı:

— Kızım… Elif’im… Baban hakkında böyle nasıl konuşursun?

Elif ona buz gibi baktı.

— Çok kolay. Yirmi yıl senden korktum. Artık yeter.

O duruşmadan sonra Mehmet’in avukatı süre istedi.

Birkaç gün sonra Derya beni aradı.

— Karşı taraf anlaşmaya yanaşıyor, — dedi.

— Nasıl bir anlaşma?

— Daire üzerindeki bütün taleplerinden vazgeçecek. Siz de hesaplarına konulan tedbirin kaldırılmasına razı olacaksınız ve manevi tazminat istemeyeceksiniz.

Bir süre sustum. İçimden paranın hesabını yapmak geçmedi bile.

— Boşanma?

— O kesin. Artık buna itiraz etmiyor.

Başımı ağır ağır salladım.

— Kabul ediyorum. Onun parasında gözüm yok. Ben sadece hür olmak istiyorum.

Boşanma kararının kesinleştiğini gösteren belgeyi elime aldığım gün Elif evde küçük bir kutlama hazırlamıştı. Masaya çay koymuş, yanına da pastaneden aldığı birkaç tatlı dizmişti.

— Anne, artık özgürsün! — dedi sevinçle.

Belgeye bakarken yüzümde uzun zamandır unuttuğum bir gülümseme belirdi.

— Özgürüm, — dedim usulca.

Yirmi yıllık evlilik, birkaç satırlık kararla kapanmıştı.

Elif karşıma oturdu.

— Pişman mısın?

— Neye?

— Bunca yıla… Yaşadıklarına.

Çaydan bir yudum aldım, sonra pencereye doğru baktım.

— Hayır. Sadece bunu daha önce yapmadığım için pişmanım.

— Neden yapmadın peki?

— Korktum. Tek başıma ayakta kalamam sandım. Onsuz yok olurum zannettim.

— Şimdi?

Etrafıma bakındım. Temiz, düzenli ve nihayet yalnızca bana ait olan ev… Kapı çarpmalarıyla bölünmeyen sessizlik… Her an bozulacak diye beklemediğim huzur…

— Baş ediyorum, — dedim kararlı bir sesle. — Hatta sadece baş etmiyorum, yaşıyorum.

Tam o sırada telefonum çaldı. Ekranda bilmediğim bir numara vardı.

— Alo?

Karşıdan bir erkek sesi geldi.

— Ayşe Hanım’la mı görüşüyorum? Ben Kerem, emlak danışmanıyım. Ortak tanıdıklar aracılığıyla numaranıza ulaştım. Atatürk Caddesi’ndeki üç odalı dairenizi satmayı düşünür müsünüz?

Kaşlarım çatıldı.

— Hayır, böyle bir düşüncem yok. Bu bilgi size nereden geldi?

— Mehmet Yılmaz benimle iletişime geçti. Sizin satışla ilgilendiğinizi söyledi.

Sesim bir anda sertleşti.

— Mehmet Yılmaz’ın bu daire üzerinde hiçbir tasarruf hakkı yok. Biz boşandık. Eğer bir daha benim malımı satmaya kalkar ya da teklif ettirirse, doğrudan polise başvururum.

Adamın sesi mahcup çıktı.

— Anladım, kusura bakmayın. Rahatsız ettiğim için özür dilerim.

Telefonu kapattım.

Şükrüye'nin Penceresinden