Telefonu sehpanın üzerine bırakıp Elif’e baktım. Yüzünde endişeyle karışık bir yorgunluk vardı.
— Bu adam kolay kolay durmayacak, — diye içini çekti kızım.
Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
— Denesin bakalım. Tapu benim üzerime. Mahkeme kararım da elimde. Elinden hiçbir şey gelmez.
— Ya sana kötülük etmeye kalkarsa?
— O zaman yine mahkemeye gideriz. Derya Hanım açıkça söyledi; baskı kurmaya yönelik her hareketi kaydedeceğiz, şahit toplayacağız, delil biriktireceğiz.
Elif yanıma gelip bana sıkıca sarıldı.
— Anne, seninle gurur duyuyorum.
O cümle içimi, en sıcak çaydan bile daha fazla ısıttı.
Aradan bir yıl geçti. Mehmet Yılmaz bir daha karşıma çıkmadı. Duyduğuma göre Merve’nin yanına taşınmıştı. Fakat Merve de, ona hediye edilecek bir dairenin aslında hiç olmadığını anlayınca, Mehmet’e duyduğu hevesi kısa sürede kaybetmiş.
Ben de çalışmaya başladım. Önce bir okulda temizlik görevlisi olarak işe girdim. Bir süre sonra beni yemekhanede aşçı yardımcılığına aldılar. Maaşım çok yüksek değildi ama düzenliydi. Emekli aylığımla birleşince geçinip gidiyordum.
Elif de Emre adında iyi kalpli bir gençle evlendi. Yakınlarda bir ev tuttular. Yine de sık sık bana uğrar, soframa oturur, hâlimi hatırımı sorarlardı.
Bir gün Elif, çay içerken laf arasında sordu:
— Anne, hiç yeniden bir hayat kurmayı düşünmüyor musun?
Gülümseyerek başımı iki yana salladım.
— Elli sekiz yaşımdan sonra mı?
— Ne olmuş yani? Daha gençsin sen.
— Elif’im, ben yirmi yıl evli göründüm ama mutlu değildim. Şimdi özgürüm. Üstelik huzurluyum. Bana bundan fazlası gerekmiyor.
— Bari bir kedi alsan? Evde sana arkadaş olur.
Bir an durup düşündüm. Doğruydu; Mehmet evde hayvan istemezdi, yıllarca buna bile izin vermemişti.
— Belki de alırım, — dedim sonunda.
Bir hafta sonra hayatıma sarman bir kedi girdi. Adını Tarçın koydum. Yüzsüz, tembel, sürekli ilgi bekleyen bir afacandı; ama daha ilk günden kalbimin başköşesine yerleşti.
Bir akşam geç vakit kapı zili çaldı. Deliğe eğilip baktığımda olduğum yerde donakaldım.
Mehmet’ti. Sarhoştu. Sakalları uzamış, gözleri karmakarışık bir hâl almıştı.
— Ayşe! Aç kapıyı! Konuşmamız lazım!
Kapının arkasından sesimi yükseltmeden cevap verdim:
— Git buradan Mehmet. Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok.
— Aç dedim sana! — diye bağırıp kapıya yumruklarını indirmeye başladı.
Hiç vakit kaybetmeden telefonumu aldım ve karakoldaki polis memuru Ali Bey’i aradım.
— Alo, Ali Bey? Ben Ayşe Yılmaz. Eski eşim kapımın önünde sarhoş, kapıyı kıracak gibi vuruyor.
— Hemen geliyorum, — dedi kısa ve net bir sesle.
Kapının ardından yüksek sesle seslendim:
— Polisi aradım Mehmet.
— Burası benim evim! — diye kükredi. — Ben burada yirmi yıl yaşadım!
— Yaşadın, — dedim sakince. — Ama artık yaşamıyorsun. Polis gelmeden buradan ayrıl.
Bir süre daha kapıyı hırpaladı. Sonra merdivenlerden aşağı inen ağır adımlarını duydum.
Ali Bey yaklaşık on dakika sonra geldi. O zamana kadar Mehmet çoktan ortadan kaybolmuştu.
— Ayşe Hanım, sizin uzaklaştırma kararı almanız iyi olur, — dedi. — Böylece kapınıza yaklaşması bile yasaklanır.
— Nasıl yapacağım bunu?
— Mahkemeye başvuracaksınız. Telefon kayıtları, komşuların şahitliği, kapıya gelip rahatsız ettiğine dair ne varsa toplayın. Dilekçeyle başvurursunuz.
Ertesi gün soluğu yine Derya Hanım’ın yanında aldım.
Beni dinledikten sonra başını salladı.
— Başvurumuzu yaparız. Zaten daha önce mahkemeye yansımış bir aile içi şiddet geçmişi var. Bu, elinizi güçlendirir.
Yaklaşık bir ay sonra karar çıktı. Mehmet Yılmaz’ın bana elli metreden fazla yaklaşması yasaklanmıştı.
Bunun üzerinden de altı ay geçti. Hayatım, uzun zamandan sonra ilk kez gerçekten yoluna girmişti. Yirmi yılın ardından sanki ciğerlerime ilk defa bolca hava doluyordu.
Bir sabah işe gitmek için hazırlanırken kapı zili çaldı.
— Kim o?
— Kurye, teslimat var.
Kapıyı açtım. Eşiğin önünde genç bir delikanlı duruyordu. Elinde bembeyaz güllerden yapılmış bir buket vardı.
— Ayşe Yılmaz?
— Benim.
— Çiçekleriniz var.
Buketi şaşkınlıkla aldım. Arasına iliştirilmiş kartı açtım. Üzerinde şu yazıyordu:
“Bana güçlü olmayı öğrettiğin için teşekkür ederim. Kızın Elif.”
Gözlerim doldu. Gülleri göğsüme bastırıp gülümsedim.
Evet, ömrümden yirmi yıl eksilmişti. Ama en kıymetli şeyi geri kazanmıştım: kendimi. Bir de artık korkuyla yaşamayan kızımı.
Bunun için başıma inen o tava bile değmişti.
Tarçın bacaklarıma sürtünüp mırıldandı. Eğildim, sarman tüylerini okşadım.
— Tamam oğlum, — diye fısıldadım. — Bundan sonra güzel yaşayacağız. Söz veriyorum.
Ve ben bu sözü tutacağım. Mutlaka tutacağım.
