“Eğer Elif’e destek olmayacaksanız, ay sonunda evi boşaltırsınız,” dedi Fatma öyle sakin bir sesle ki sanki sofradan tuzluğu uzatmalarını istiyordu

Hikâyeler
Böyle bir duyarsızlık utanç verici ve haince.

Demek ki artık bizim de kendi düzenimizi, kendi şartlarımızı kurma zamanımız gelmişti.

“Ayşe, dur bir dakika,” dedi Mehmet boğuk bir sesle.

Fakat Ayşe onu duymamış gibi davranmadı; yalnızca artık söylenecek söz kalmadığını biliyordu. Kalkıp Zeynep’i almak için odaya geçti.

Eve dönüş yolu hiç bitmeyecekmiş gibi uzadı.

Zeynep arabada uyuyakalmış, başını kucağındaki pelüş oyuncağın üzerine düşürmüştü. Mehmet direksiyonun başında tek kelime etmeden oturuyor, parmakları beyazlayana kadar direksiyonu sıkıyordu. Ayşe de susuyordu. Kırgınlığından değil; içindeki yorgunluk bütün kelimelerin önüne geçmişti. Bazen bir konuşma, her şey söylendiği için değil, artık anlatacak hiçbir şey kalmadığı için biterdi.

Eve varınca önce Zeynep’i yatağına yatırdılar. Sonra ikisi mutfakta karşılıklı oturdu.

Bir süre sonra Mehmet alçak sesle sordu:

“Bunu bilerek mi yaptın?”

Ayşe gözlerini ona çevirdi.

“Neyi?”

“‘Tamam, çıkarız’ dedin ya… Sanki kararını çoktan vermişsin gibi.”

“Ben bu kararı bugün vermedim,” dedi Ayşe. “Uzun zamandır içimde taşıyordum. Sadece buraya kadar gelmemesini umuyordum.”

Mehmet başını eğdi.

“Benim hatam. Anneme paradan hiç söz etmemeliydim.”

“Bu mesele yalnız para meselesi değil, Mehmet. Annen o evi başından beri elinde bir koz gibi tuttu. Sadece bugüne kadar bunu açık etmeye gerek duymamıştı.”

“Sinirle söyledi.”

Ayşe başını iki yana salladı.

“Hayır. Asıl düşündüğünü söyledi. İnsan böyle anlarda yanlışlıkla konuşmaz; içinde sakladığını ağzından kaçırır.”

Mehmet uzun süre cevap vermedi. Sonunda neredeyse fısıltıyla sordu:

“Peki şimdi ne yapacağız?”

“Birkaç aylığına kiralık bir ev bulacağız. Sonra da krediyle kendi evimizi alacağız. Peşinatımız var. Çocuk için aldığımız devlet desteği de duruyor. Kolay olmayacak, biliyorum. Ama en azından bir daha kimse yaptığı iyiliğin bedelini yüzümüze vuramayacak.”

Mehmet gözlerini masadan ayırmadan oturdu. Ayşe onun içinin nasıl acıdığını görüyordu. Kocası annesinin her dediğine koşan biri değildi; öyle kolay yönlendirilen, iradesiz bir adam hiç olmamıştı.

Ama içinde eskiden kalma bir alışkanlık yaşıyordu: Anne üzülmemeliydi, anne kırılmamalıydı, anne ne yaparsa iyilik için yapardı.

“Gerçekten gitmek istiyor musun?” diye sordu Mehmet.

Ayşe hiç duraksamadı.

“Kendi anahtarımla kapıyı açmak istiyorum. Ve bir gün birinin keyfi değişti diye o kapının önüne konulmayacağımızı bilmek istiyorum.”

Bir hafta sonra kiralık bir daire buldular.

Kreşe yakın değildi. Ayşe’nin istediği kadar aydınlık da sayılmazdı. Üstelik alıştığı bulaşık makinesi de yoktu. Ama Zeynep’e ait ayrı bir odası vardı; o bile başlı başına büyük bir rahatlıktı.

Eşyaları akşamları topladılar. Ayşe tabakları, bardakları kutulara yerleştiriyor; üzerlerine kalemle “mutfak”, “kitaplar”, “Zeynep’in oyuncakları” diye yazıyordu.

Fatma’ya anahtarları Mehmet tek başına götürdü. Geç vakit döndüğünde yüzü kül gibi solmuş, gözleri kızarmıştı.

“Ne dedi?” diye sordu Ayşe.

“Vefasız olduğumu söyledi. Senin beni aileme karşı doldurduğunu söyledi. Elif’in en azından bir şeyler başarmaya çalıştığını, bizimse yalnız kendimizi düşündüğümüzü söyledi.”

“Sen ne dedin?”

Mehmet yorgun bir nefes verdi.

“Hayatımda ilk defa kendimi savunmaya çalışmadım.”

Kiralık evdeki ilk ay ikisi için de ağır geçti.

Sabahları Ayşe Zeynep’i kreşe bırakıyor, oradan muhasebe işine gidiyordu. Akşam kızını alıyor, yemek hazırlıyor, sonra oturup harcamaları tek tek hesaplıyordu.

Mehmet ise ek işlere çıkmaya başlamıştı. Klima ve havalandırma montaj ustasıydı; mevsim de tam işlerin arttığı zamana denk gelmişti. İkisi de öyle yoruluyordu ki, başları yastığa değer değmez uykuya yeniliyorlardı.

Yine de birikimleri erimedi. Bankadaki görevli önlerine konut kredisi seçeneklerini koyduğunda Ayşe’nin içinde korkudan çok tuhaf bir ferahlık belirdi.

“Peşinatınız ve devlet desteği düşüldüğünde aylık ödeme yaklaşık on bir bin lira oluyor,” dedi görevli, çıktıyı önlerine doğru iterek. “Vade yirmi yıl.”

Yirmi yıl kulağa ürkütücü geliyordu. Ama birinin ruh hâline, öfkesine ya da lütfuna bağlı yaşamaktan daha ürkütücü değildi.

Evi hemen bulamadılar. Ayşe emlakçıyla birlikte şehrin yarısını dolaştı, sayısız daire gezdi. Sonunda merkeze uzak, yeni yapılmış bir binada küçük bir iki odalı evde karar kıldılar. Ulaşımı biraz zahmetliydi. İçinde gösterişli bir tadilat da yoktu.

Şükrüye'nin Penceresinden