Ama pencereleri avluya bakıyordu; üstelik çocuk odasına yalnızca bir yatakla çalışma masası değil, bir dolap da rahatça sığıyordu.
Fatma’dan neredeyse hiç söz etmediler. Bunu büyüklüklerinden ya da affediciliklerinden yaptıkları yoktu. Sadece aynı konuyu yeniden açıp duracak, eski kırgınlıkları tekrar tekrar çiğneyecek güçleri kalmamıştı.
Ara sıra Fatma, Mehmet’i arıyordu. Konuşmalar giderek kısalıyor, eskisi gibi kendinden emin öğütler, buyurgan cümleler duyulmuyordu. Bir gün Ayşe, Mehmet’in telefonda verdiği cevabı istemeden işitti:
“Hayır anne, elimizde boşta para yok. Kredi ödüyoruz.”
Bu cümlede ilk kez ne suçluluk vardı ne de karşı tarafın anlayış göstermesini bekleyen o eski mahcubiyet.
Elif’in terzi dükkânıyla ilgili haberleri sonbaharda aldılar.
Ayşe, marketin önünde kayınvalidesinin eski komşularından birine rastladı. Ayaküstü konuşmaya başladılar; kadın da olup biteni anlattı.
Meğer Elif sonunda o iş yerini tutmuştu. Fatma da ihtiyaç kredisi çekmiş, birikimlerini üstüne koymuş, bir de şehirdeki daireye aceleyle kiracı yerleştirmişti. Kira geliriyle aylık ödemelerin bir kısmını kapatacağını ummuştu.
Dükkânın bulunduğu yerden insan geçiyordu geçmesine, ama bekledikleri gibi değildi. Gelenlerin çoğu fiyat sorup çıkıyordu. Özel dikim perde siparişi nadiren geliyordu. Pantolon paçası kısaltmak, fermuar değiştirmek gibi işler oluyordu elbette; fakat bunlarla on sekiz bin liralık kirayı çevirmek mümkün değildi.
Üç ay dolmadan ikinci terzi işi bıraktı. Bir ay sonra overlok makinesi bozuldu. Sonunda Elif dükkânın kepengini indirmek zorunda kaldı.
Kiracılar konusunda da Fatma’nın yüzü gülmedi.
İlk aile, son ayın kirasını ödemeden çıkıp gitti. Ardından gelenler de aidat ve fatura borcu bırakmış, mutfaktaki pencere pervazını yakmıştı. Fatma yıllar sonra ilk defa o “zor günlerde işe yarar” diye gördüğü daireye aile içindeki güçlü koz olarak değil, bitmek bilmeyen bir dert kapısı olarak bakmaya başladı.
Ocak ayında aradı.
O sırada Ayşe salata doğruyordu. Zeynep kendi kendine oyun oynuyor, Mehmet de yeni aldıkları tabureleri kurmaya uğraşıyordu.
Ekrana bakıp, “Annem,” dedi Mehmet.
Ayşe cevap vermedi.
Mehmet telefonu açıp diğer odaya geçti; ama konuşmanın bazı parçaları yine de mutfağa kadar ulaşıyordu.
“Evet anne… Anladım… Hayır, o ödemeyi ben üstlenemem… İstemediğim için değil… Benim de ailem var, sorumluluklarım var… Anne, yeter artık, lütfen…”
Birkaç dakika sonra geri döndü, gelip masaya oturdu.
“Düzgün kiracı bulmasına yardım etmemi istiyor. Çok yorulduğunu söylüyor.”
Ayşe bıçağı tezgâha bıraktı.
“Peki sen ne dedin?”
“İş yerinde arkadaşlara sorarım, dedim. Hepsi bu.”
Ayşe başını hafifçe salladı. Doğru olan da buydu. Ne yeniden aynı girdabın içine çekilmek ne de geçmişin acısını çıkarmaya kalkmak.
“Üzülüyor musun ona?” diye sordu.
Mehmet bir süre düşündü.
“Üzülüyorum,” dedi sonunda. “Ama galiba ilk defa şunu gerçekten anladım: Birine acımak, insanın kendi hayatından vazgeçmesi anlamına gelmemeli.”
Ayşe’nin dudaklarının kenarında ince bir gülümseme belirdi.
“Geç oldu ama anladın ya, o da bir şey.”
Mehmet hafifçe güldü.
O akşam yemeklerini kendi mutfaklarında yediler. Dışarıda kar ağır ağır yağıyordu. Çocuk odasının pencere kenarında, Zeynep’in her akşam yaktığı küçük ev biçimindeki lamba yanıyordu. Buzdolabı usul usul çalışıyor, kettle kapanırken ince bir ses çıkarıyor, Mehmet kalkıp bardaklara çay dolduruyordu.
Sıradan bir akşamdı. Sıradan bir aile sofrasıydı. Ama artık kimse kapıdan içeri girip, “Burayı boşaltın,” diyemezdi.
Ayşe bazen hâlâ Fatma’nın yüzünü hatırlıyordu; hani o gün Ayşe sakin bir sesle, “Tamam, çıkarız,” dediği anki ifadesini.
Büyük ihtimalle Fatma son ana kadar oğlunun onu yatıştırmaya çalışacağını, gelininin ağlayacağını, sonunda da her zamanki gibi boyun eğen bir “Peki anne, sen nasıl istersen” cümlesinin duyulacağını sanmıştı.
Oysa en sağlam görünen bağımlılık bile bazen tek bir kararla kopuyordu. İnsanlar o karardan sonra sessizce kolilerini topluyor, anahtarları bırakıyor ve kendi hayatlarına doğru yürüyordu.
Belki de aile içinde en zor mesele para değildi. Asıl mesele, minnetin hangi noktada durması gerektiğini anlamaktı; çünkü durmadığında, bir ömür boyu ödenen görünmez bir borca dönüşüyordu.
