“Mehmetçiğim, siz yardım edeceğinize söz vermemiş miydiniz? Karınla konuş, bana para vermek istemiyor!” diye sesini yükseltti, gelinini herkesin içinde küçük düşürmeye kararlıydı

Hikâyeler
Böylesi vicdansızlık utanç verici ve kabul edilemez.

Bu bakışlarda şaşkınlık da vardı, acıma da; ama en çok, uzun zamandır hak ettiği bir saygının sessiz ifadesi okunuyordu. Önce birisi çekingen çekingen alkışladı. Ardından başkaları da ona katıldı; alkış sesi kısa sürede girişin donuk havasını dağıttı.

Ayşe arkasına dönmedi. Toplantı odasına doğru yürümeyi sürdürdü. Attığı her adımda göğsüne çöken o ağır sıkışma biraz daha hafifliyordu. Yıllardır yapması gereken şeyi nihayet yapmıştı.

O akşam eve oldukça geç döndü. Mehmet mutfakta, yüzü asık bir hâlde oturuyordu. Önündeki bardakta çay vardı ama dokunulmamıştı; çoktan soğuduğu belliydi.

— Annem aradı, — dedi başını kaldırmadan. — Ağlıyordu. Herkesin içinde onu küçük düşürdüğünü söyledi. Ona düzenbaz muamelesi yaptığını anlattı.

Ayşe paltosunu çıkardı, sessizce mutfağa geçti ve Mehmet’in karşısındaki sandalyeye oturdu.

— İş yerime geldi, Mehmet. Çalışma arkadaşlarımın önünde olay çıkardı. Herkesin içinde para vermemi istedi. Çünkü o durumda hayır diyemeyeceğimi düşündü.

Mehmet başını kaldırdı. Gözlerinde öfke değil, daha çok neye inanacağını bilemeyen bir şaşkınlık vardı.

— Annem böyle bir şey yapmaz…

Ayşe elini uzatıp onun elini tuttu.

— Bana inanmıyorsan, iş yerinin kamera kaydını gösterebilirim.

— Annemi mi kayda aldın?

— Hayır. Kameralar zaten orada, uzun zamandır çalışıyor. Ben sadece senin gerçeği duymanı istiyorum. Yalnızca onun anlattığı şekliyle değil.

Dizüstü bilgisayarını getirdi, dosyayı açtı. Birkaç saniye sonra hoparlörden Fatma’nın sesi duyuldu:

— “Mehmetciğim, hani yardım edeceğinize söz vermiştiniz! Karınla konuş, bana para vermek istemiyor!”

Mehmet tek kelime etmeden dinledi. Her cümlede yüzü biraz daha karardı, omuzları ağırlaştı. Ayşe kaydı durdurduğunda Mehmet sandalyeye yaslandı; sanki içinden bir şey kopup yere düşmüş gibiydi.

— Bilmiyordum, — diye mırıldandı. — Bana bambaşka anlattı. Sakin sakin konuştuğunuzu, sonra senin onu kovduğunu söyledi…

— Mehmet, annen çocukluğundan beri seni suçluluk duygusuyla yönlendirmeye alışmış. Kendi hayatını yaşadığın için, evlendiğin için, bütün boş zamanını ona ayırmadığın için kendini borçlu hissetmeni istemiş. Onun kötü biri olduğunu söylemiyorum. Seni seviyor, bundan şüphem yok. Ama bu sevgi… insanın nefesini kesen türden. Sürekli fedakârlık istiyor, karşılık bekliyor, sınır tanımıyor.

Mehmet iki eliyle yüzünü ovuşturdu.

— Peki ben ne yapacağım? O benim annem. Öylece sırtımı dönemem ki…

— Senden onu silmeni istemiyorum, — dedi Ayşe, parmaklarını hafifçe sıkarak. — Sadece araya sınır koymanı istiyorum. Yardım edeceğiz, evet. Ama her istediğinde değil, istediği kadar da değil. Bugün ona anlattığım şartlar belli. Ayda bir kez erzak götürülür. Gerçekten acil bir durum olursa önce ne olup bittiğine bakılır, sonra destek olunur. Yalan yok, baskı yok, duygu sömürüsü yok.

— Kabul etmez.

— O zaman hiçbir şey alamaz, — dedi Ayşe kararlı bir sesle. — Mehmet, seni seviyorum. Ama aşağılandığım, tehdit edildiğim, sürekli köşeye sıkıştırıldığım bir aile düzeninde yaşamam. Senin mutlu olmanı istiyorum. Bizim kendi yuvamızı kurmamızı istiyorum. Hayatımızın her günü isteklerin ve sitemlerin gölgesinde geçmesin.

Mehmet uzun süre sustu. Mutfakta yalnızca buzdolabının hafif uğultusu duyuluyordu. Sonunda başını ağır ağır salladı.

— Tamam. Yarın annemi ararım. Senin şartlarını kabul ettiğimi söylerim.

Ayşe onu hemen düzeltti:

— Benim değil. Bizim şartlarımız. Biz bir aileyiz. Kararları birlikte veririz.

Mehmet’in dudaklarında yorgun ama içten bir gülümseme belirdi.

— Bizim şartlarımız, — dedi.

Fatma bir hafta boyunca Ayşe’yi hiç aramadı. Sonra Mehmet’i aradı; sesi buz gibi, kırgın ve öfkeliydi. Ayşe’nin kendisinden özür dilemesini istedi. Mehmet bu kez geri adım atmadı, hayır dedi. Fatma da telefonu yüzüne kapattı.

Bir hafta daha geçti. Sonunda istemeye istemeye de olsa şartları kabul etti. Çünkü artık anlamıştı: alabileceği yardım buydu. Diğer seçenek ise hiçbir destek görmemekti.

Mehmet ayda bir kez annesine erzak götürmeye başladı. İlk gidişinde Fatma onu taş gibi bir yüzle karşıladı, tek sıcak söz etmedi. Fakat zamanla, çok yavaş da olsa tavrı yumuşamaya başladı. Hatta bir gün, sanki sıradan bir şey soruyormuş gibi, Ayşe’nin işlerinin nasıl gittiğini bile sordu. Küçük bir soruydu belki ama yine de bir ilerlemeydi.

Ayşe kendini kandırmıyordu. Fatma’nın büsbütün değişmeyeceğini biliyordu. O yaşta, o mizacıyla insan birden başka biri olmazdı. Ama artık aralarında kurallar vardı. Bu kuralların içinde, soğuk da olsa daha düzgün, daha insani bir ilişkiye yer açılmıştı.

Bir akşam Mehmet’le kanepede yan yana otururlarken, Mehmet birden dalgın bir sesle konuştu:

— Biliyor musun, bir şeyi fark ettim. Annem benim için gerçekten çok şeyden vazgeçmiş. Bu doğru. Ama şimdi de benden aynı şekilde vazgeçmemi bekliyor. Hem de ömür boyu. Sonu olmayan bir ödeme gibi… Bu doğru değil.

Ayşe yumuşak bir sesle karşılık verdi:

— Anne babalar çocukları mutlu olsun diye emek verir. Çocuklar hayatları boyunca ödenmemiş bir borcun altında ezilsin diye değil.

Mehmet derin bir nefes aldı.

— Ona minnettarım. Onu seviyorum. Ama kendi hayatımı da yaşamak istiyorum. Seninle.

Ayşe başını onun omzuna yasladı.

— O zaman bunun üstesinden geliriz, — dedi.

Fatma yine her şeyden memnun değildi; eski hoşnutsuzluğu bütünüyle kaybolmamıştı. Ama en azından artık baskı kurmayı bırakmıştı. Çünkü nihayet anlamıştı: o yöntem bundan böyle işe yaramayacaktı.

Şükrüye'nin Penceresinden