“Ben sizin evinize hizmetçi yazılmadım, Fatma Hanım!” diye Ayşe, kocasının annesine karşı sertçe sınır koydu

Hikâyeler
Zulme boyun eğen utanç verici bir teslimiyet.

Bunun yerini, içini kemiren ve mutlaka bir yere boşalması gereken koyu, yutucu bir öfke aldı. O öfkenin önünde duran en kolay hedefse, kendi kızıydı.

— Kes sesini, asalak! — diye hırladı Fatma, koltuğa doğru bir adım atarak. — Bütün gün oturuyorsun, elini sıcak sudan soğuk suya sokmuyorsun! Hepsi senin yüzünden! Azıcık işe yarasan, hiç değilse kendi tabağını yıkasan, ben gidip o sonradan görmeden yardım istemek zorunda kalmazdım! Evi çöplüğe çevirdin, arkanı yine ben mi toplayacağım?

Zeynep koltuktan fırlayıp dikildi.

— Ben sana onu arayıp küçük düşürmeni söylemedim! — diye patladı. — Bunlar senin oyunların anne! Hepimizi birbirimize düşürmeyi seviyorsun. Mert’in iki arada kalmasını izlemek hoşuna gidiyor! Ama bu kez onun sabrının taşacağını hesap edemedin. Şimdi benim eşyalarım kapının önüne konuyor, seninkiler değil!

İki kadın karşı karşıya kalmıştı. Yıllardır dış dünyaya, özellikle de Ayşe’ye karşı tek cephe gibi davranan, birbirine yaslanıp aynı tarafta duran iki kadın… Fakat ortak düşmanları darbeyi vurup geri çekilince, aralarındaki eski ittifak çatırdamış; biriktirdikleri kırgınlık, küçümseme ve öfke bütün çıplaklığıyla ortaya dökülmüştü.

Tam o sırada kapının zili sert ve buyurgan bir sesle çaldı. Sanki biri düğmeye parmağının ucuyla değil, avucunun tamamıyla bastırmıştı. İkisi de oldukları yerde dondu. Göz göze geldiler. Bakışlarında aynı korku vardı. Fatma kapıya doğru yürürken yüzüne mağdur, acınacak bir ifade yerleştirmeye çalıştı.

Kapıyı açtığında karşısında Mert duruyordu.

Alışıldık anlamda öfkeli değildi. Bağırmıyor, yüzünü çarpıtmıyor, hiddetle solumuyordu. Aksine, ürkütücü denecek kadar sakindi. Bu sakinlik, herhangi bir bağırıştan çok daha ağırdı. Soğuk ve koyu bakışları önce antrede gezindi; tozlanmış konsolun üzerinde durdu, sonra salonda taş kesilmiş hâlde bekleyen kız kardeşine kaydı, en sonunda da annesinin yüzüne çakılı kaldı. Selam vermedi. Tek kelime etmedi.

Hiç konuşmadan yanlarından geçti ve kararlı adımlarla evin içine ilerledi.

— Mert, canım oğlum, sen her şeyi yanlış anlamışsın! O Ayşe var ya… — diye arkasından söze girmeye çalıştı Fatma.

Ama Mert dönüp bakmadı bile.

Doğrudan Zeynep’in odasına girdi. Burası, evin içinde ayrıcalıklı bir köşe gibiydi; küçük prensesin, Mert’in parasıyla sürdürdüğü düzenin odası… Etrafa göz gezdirmeye gerek duymadı. Dolaba yaklaştı, kapaklarını tek hamlede ardına kadar açtı. Ardından rafın birinden, Zeynep’in alıp da hiçbir zaman kullanmadığı büyük siyah çöp poşetlerini çekip çıkardı.

Hareketleri ölçülü, kesin ve neredeyse iş yapar gibi sakindi. Askılardaki kıyafetleri birer birer çekip almaya başladı: elbiseler, pahalı kotlar, bluzlar… Hepsini hiç tereddüt etmeden poşetlerin içine dolduruyordu.

— Mert, ne yapıyorsun sen? — diye çığlık attı Zeynep, üstüne atılarak. Koluna yapıştı, onu durdurmaya çalıştı. — Bunlar benim eşyalarım! Aklını mı kaçırdın?

Mert ona, sanki karşısındaki kız kardeşi değil de yoluna çıkmış sinir bozucu bir böcekmiş gibi baktı. Tek bir hareketle kolunu kurtardı ve işine devam etti. İkinci poşet ayakkabı kutularıyla doldu; çoğu yeni, bazıları bir kez bile giyilmemişti. Üçüncü poşete çantalar, makyaj malzemeleri ve çeşit çeşit bakım ürünü girdi.

— Oğlum, bırak şunları! Sana ne oldu böyle? O senin kardeşin! Yazık kıza, kalbi de zayıf zaten! — diye inledi Fatma. Elleriyle havayı dövüyor, teatral bir çaresizlik sergiliyordu; ama yine de kapı eşiğinden içeri doğru bir adım bile atmıyordu.

Üçüncü poşet de ağzına kadar dolunca Mert onu sıkıca bağladı ve boğuk bir sesle yere bıraktı. Sonra doğruldu. İlk kez ikisine birden baktı.

— Bunun böyle sonsuza kadar süreceğini mi sandınız? — dedi alçak bir sesle.

Fakat sesi odanın her köşesine yayıldı.

— Bu düzeni hep benim ödeyeceğimi mi düşündünüz? Zeynep’in tembelliğini, senin bitmeyen oyunlarını, anne?

Bir adım kız kardeşine doğru ilerledi. Zeynep istemsizce geriye çekildi.

— Şimdi beni iyi dinle Zeynep. Yarına kadar bir iş buluyorsun. Ne olduğu umurumda değil; gerekirse temizlik yaparsın. Ayrıca anneme gerçekten yardım etmeye başlıyorsun. Lafla değil, işle. Yoksa bu poşetler seninle birlikte kiralayacağın eve gider. Kirasını da sen ödersin. Benden artık para yok. Bir kuruş bile.

Sonra yüzünü annesine çevirdi.

— Sana gelince anne… Buna alışsan iyi olur. Artık kapıya koşan bir oğlan çocuğu da yok, karşılıksız akan para da.

Cevap beklemedi. Arkasını döndü, geldiği gibi evin içinden geçti. Birkaç saniye sonra dış kapı hafif bir tıkırtıyla kapandı.

Odada iki kadın kaldı. Ortalarında üç siyah poşet duruyordu; darmadağın edilmiş dolabın önünde, sanki eski ve rahat hayatlarının üzerine yığılmış küçük mezar tepeleri gibiydiler.

Üç gün geçti.

Sağır edici, alışılmadık bir sessizlikle geçen üç gün…

Mert’in telefonu hiç çalmadı. Ne annesinden ağlamaklı, suçlayıcı aramalar geldi ne de Zeynep’ten “azıcık para gönder” anlamına gelen iğneleyici mesajlar. Ayşe ile Mert’in evinde kırılgan, neredeyse elle tutulur bir huzur vardı.

Akşam yemeklerini birlikte yiyor, gün içinde neler yaptıklarını konuşuyor, sonra oturup film izliyorlardı. Kimsenin kavgasına yetişmeden, kimsenin kaprisini taşımadan, yalnızca kendi hayatlarını yaşamaya çalışıyorlardı.

Şükrüye'nin Penceresinden