Ne var ki bu sakinlik, her an ellerinden alınabilecek ödünç bir şey gibi duruyordu. Mert’in içindeki gerginlik bir türlü dağılmıyordu; bekliyordu. Annesini, Fatma’yı, böyle kolay geri çekilecek kadar az tanımıyordu. Bu, fırtınadan önce çöken o ağır sessizlikti. Son ve asıl hamleden önce verilen kısa bir araydı yalnızca.
Beklenen hamle de gecikmedi. Cumartesi akşamıydı. Ayşe ile Mert sofraya yeni oturmuşlardı ki kapı zili birden uğuldayarak çalmaya başladı. Bu, kibarca basılmış kısa bir zil değildi; uzun, inatçı, neredeyse hesap soran bir ses bütün evi doldurdu. Mert çatalını ağır ağır tabağın kenarına bıraktı. Ayşe’ye baktı. Bakışında tek bir cümle vardı: “Başladı.”
Hiç acele etmeden kalkıp kapıya yöneldi. Kapıyı açtığında karşısında Fatma ile Zeynep duruyordu. İkisi de intikam almaya gelmiş iki heykel gibiydi. Üzerlerine en düzgün kıyafetlerini geçirmişlerdi; sanki bir mahkemeye çıkmışlar, hem hâkim hem savcı olmayı da kendilerine görev bilmişlerdi.
Fatma hiçbir selam vermeden, doğrudan içeride sofrada oturan Ayşe’ye bakarak konuştu:
— Konuşmamız lazım. Hem de ciddi ciddi.
Mert tek kelime etmedi. Bir adım yana çekilip içeri girmelerine izin verdi. Onlar içeri süzülür süzülmez kapıyı kapattı, sonra sırtını kapıya dayadı. Böylece geri dönüş yolunu kesmiş gibiydi; gerçi karşısındakilerin kaçmaya niyeti varmış gibi de görünmüyordu. Ayşe yerinden kalkmadı. Sadece elindeki çatal bıçağı usulca kenara bıraktı ve artık kaçınılmaz olanı beklemeye başladı.
Mert’in sesi şaşırtıcı derecede sakindi.
— Dinliyorum sizi.
Fatma odanın ortasına kadar ilerledi. Zeynep de hemen yanı başına dikildi; annesinin sadık yardımcısı gibi, omuz omuza duruyorlardı.
— Mert, biz bu işe bir son vermeye geldik, — diye başladı Fatma. Sesini alçak tutmaya çalışıyordu ama içindeki öfke her hecede belli oluyordu. — Yeter artık. Çok sustuk, çok katlandık. Bu kadın hayatına girdiğinden beri… — Ayşe’ye iğrenir gibi elini salladı. — Ailemiz paramparça oldu.
Sonra sesini yükseltti:
— Seni öz annene, kız kardeşine düşman eden o! Kafanı karıştırdı, seni parmağında oynatıyor. Sen de gözün kör olmuş gibi hiçbir şeyi görmüyorsun. Bu kadın senin paranı, emeğini, her şeyini sömürüyor!
Zeynep de hemen araya girdi. Gözleri öfkeyle parlıyordu.
— Elindeki avucundaki her şeyi ona harcıyorsun! Kendi kız kardeşin en temel ihtiyacı için senden para istemek zorunda kalıyor, ama o senin evinde rahat rahat yaşıyor. Üstündeki başındaki şeyleri bile bana alabilirdin!
İkisi birden konuşuyor, birbirlerinin cümlelerini kesiyor, yıllardır içlerinde biriktirdikleri ne varsa ortalığa saçıyorlardı. Söyledikleri şeylerin çoğu akıl alır gibi değildi; ama öyle sarsılmaz bir inançla, öyle kendilerinden emin bir tavırla konuşuyorlardı ki, dışarıdan biri o an içeri girse belki bir anlığına onların haklı olduğuna bile inanabilirdi.
Ayşe susuyordu. Onlara nefretle değil, daha çok soğuk ve mesafeli bir merakla bakıyordu. Sanki karşısında can sıkıcı ama davranışları önceden kestirilebilen tuhaf canlılar vardı da, o da onları anlamaya çalışıyordu.
Mert ise kıpırdamadan dinledi. Yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Onlara bütün kırgınlıklarını, bütün zehirlerini dökme fırsatı verdi. Sesleri yükseldi, nefesleri sıklaştı, öfkeleri en üst noktaya çıktı. Sonunda Fatma, sanki asıl söylemek istediği cümleye nihayet gelmiş gibi bir adım öne çıktı.
— Yeter! — dedi keskin bir tonla. — Sana şartımızı söylüyoruz. Ya bu kadın ailemizden ve hayatından çıkacak ya da sen artık bizim evladımız değilsin. Seçimini yap, Mert. Ya biz… kanın, ailen… Ya da o.
Odanın havası bir anda ağırlaştı. Fatma ile Zeynep meydan okur gibi Mert’e bakıyordu. Kendi güçlerinden, kan bağının dokunulmazlığından, onun sonunda kırılıp boyun eğeceğinden o kadar emindiler ki yüzlerinde şimdiden kazanmış insanların katı ifadesi belirmişti.
Mert yavaşça kapıdan ayrıldı. Annesinin karşısına gelip durdu. Öyle yakındı ki, öfkeyle gerilmiş yüzündeki her çizgiyi seçebiliyordu. Gözlerini Fatma’nın gözlerinden kaçırmadı. Sesi alçaktı, dümdüzdü; belki de bu yüzden söylediği her kelime daha acımasız duyuluyordu.
— Seçmemi istiyorsunuz, öyle mi? Peki. Seçiyorum.
Bir an durdu. Onların, bu sessizliği zafer sanıp tadını çıkarmasına izin verdi.
Sonra devam etti:
— Ben eşimi seçiyorum. Evimi seçiyorum. Huzurumu seçiyorum. Sizin o bitmeyen çamurunuza yer olmayan hayatımı seçiyorum. Neden biliyor musunuz? Çünkü siz aile gibi davranmıyorsunuz. Siz sadece tüketiyorsunuz.
Fatma’nın yüzü bir anlığına kaskatı kesildi. Zeynep’in dudakları aralandı ama ses çıkaramadı. Mert durmadı.
— Siz kara bir kuyu gibisiniz. İçine ne atılsa yetmiyor. Para istiyorsunuz, zaman istiyorsunuz, emek istiyorsunuz, omuz istiyorsunuz… Ama karşılığında sadece suçlama veriyorsunuz. Sen, anne, oğlunun büyüdüğünü kabullenemedin. Sen de Zeynep, büyümek istemedin. Cüzdanınız, yastığınız, gerektiğinde günah keçiniz olan o çocuk üç gün önce sizin koridorunuzda öldü. Ben artık o kişi değilim. Ben Ayşe’nin eşiyim.
Son cümleden sonra arkasını döndü ve kapıya yürüdü. Kapıyı ardına kadar açtı. Bu kez sesi daha da sakinleşmişti.
— Şartınızı kabul ediyorum. Bundan sonra sen benim annem değilsin. Sen de benim kız kardeşim değilsin. Aramayın. Gelmeyin. Benden hiçbir şey istemeyin. Sizi tanımıyorum. Para da bitti. Hem de sonsuza kadar. Güle güle.
Onların yüzlerine bakmadı. Şaşkınlığın yerini dehşetli bir fark edişe bıraktığını görmek için dönüp bakmasına gerek yoktu. Sadece kapının yanında durdu ve dışarı çıkmalarını bekledi. Fatma ile Zeynep, sanki birden yollarını kaybetmiş gibi sendelene sendelene merdiven boşluğuna çıktılar.
Mert kapıyı sessizce kapattı.
Anahtarı kilitte çevirdi. Evin içine derin bir sessizlik yayıldı. Ama bu, önceki günlerin kırılgan ve ürkek sessizliği değildi. Bu başka bir şeydi. Gerçek bir suskunluktu. Özgürlüğün sesi olmayan, ama insanın göğsünü genişleten o tuhaf huzuru.
Mert ağır adımlarla sofraya döndü. Ayşe’nin karşısındaki sandalyeye oturdu. Hiçbir şey söylemeden elini uzattı ve onun elini tuttu.
Savaş bitmişti.
