“Karını yılbaşı gecesi yatak odasına kapat, misafirlerin önünde rezil olmak istemiyorum!”
Önce kimse tek kelime edemedi. Ardından salonda fısıltılar dolaşmaya başladı. Birinin ağzından bastırılmış bir şaşkınlık sesi çıktı.
Ben sandalyede donup kalmıştım. Ne elimi oynatabiliyor ne de başımı çevirebiliyordum. Mehmet telefonu masanın üzerine bıraktı. Kayıt hâlâ sürüyordu; Emine’nin bana önceki gün söylediği her şey, hiçbir kelimesi eksilmeden, bir bir duyuluyordu.
Ses kaydı bittiğinde evin içinde öyle derin bir sessizlik oluştu ki duvardaki saatin tıkırtısı bile insanın içine işliyordu.
Emine’nin yüzünden bütün renk çekilmişti. Elindeki bardak hafif hafif titriyordu.
“Mehmet…” diye söze başlamaya çalıştı.
Mehmet’in sesi alçaktı ama kararlıydı.
“Anne,” dedi, “bunu kaydettim çünkü kendi sesini dışarıdan duymanı istedim. Herkesin duymasını istedim. Bir daha asla, duyuyor musun, asla eşim hakkında böyle konuşmaya cesaret edememen için. O benim oğlumun annesi. Sevdiğim kadın.”
Emine’nin arkadaşlarından biri, saçlarına ak düşmüş, bakışları yumuşak bir kadın, ağır ağır ayağa kalktı.
“Emine,” dedi kısık bir sesle, “senin adına utandım.”
Başka bir arkadaşı sandalyesini sessizce geriye itti. Sonra bir diğeri de kalktı. Kimse bağırmadı, kimse hesap sormadı ama o suskunluk, en sert sözden daha ağırdı.
Emine masada heykel gibi oturuyordu. Yüzü bembeyazdı, dudakları titriyordu.
“Ben…” dedi güçlükle. “Ben öyle demek istememiştim…”
“İstedin,” diye karşılık verdi Mehmet. Sesi artık daha netti. “Hem de gayet iyi bilerek istedin. Şimdi de herkes öğrendi.”
Ben yerimden kalktım. Dizlerimin titrediğini hissediyordum ama yürüdüm. Yavaşça Emine’nin yanına gittim.
“Emine Hanım,” dedim sakin olmaya çalışarak, “içimde size karşı kin tutmuyorum. Gerçekten. Ama bundan sonra, bir daha asla, duyuyor musunuz, asla benim kendi evimde nerede duracağıma siz karar vermeyeceksiniz. Bizimle olmak isterseniz kapımız açık. Misafir olarak, Ali’nin babaannesi olarak… Ama evin hanımı gibi değil. Bu evin hanımı benim.”
Emine uzun uzun yüzüme baktı. Sonra Mehmet’e çevirdi gözlerini. Ardından kapının yanında tavşan kostümüyle dikilen, iri gözleriyle olup biteni anlamaya çalışan Ali’ye baktı.
Birden sesi inceldi.
“Beni affedin,” dedi. O kadar alçak söyledi ki zor duydum. “Affet beni… Ayşe.”
Ve ağlamaya başladı. Masanın başında, herkesin önünde, yüzünü avuçlarının arasına saklayıp hıçkıra hıçkıra ağladı.
Misafirler sessizdi. Biri mahcup bir şekilde öksürdü. Bir başkası kalkıp balkona doğru geçti, hava almak ister gibi.
Derken annem, benim o sakin, akıllı, gönlü geniş annem, Emine’nin yanına geldi. Omzuna usulca sarıldı.
“Olur böyle,” dedi yumuşacık bir sesle. “Her şey düzelir. Yeter ki insan zamanında fark etsin.”
O yılbaşı gecesini hep birlikte karşıladık. Bu kez kimsenin yüzünde maske yoktu. Ne sahte gülüşler vardı ne de içe atılmış sözler. Ağlayan gerçekten ağlıyor, gülümseyen gerçekten gülümsüyordu.
Saatler on ikiyi vurduğunda Mehmet bardağını kaldırdı.
“Eşim için,” dedi. “Dünyanın en güçlü, en iyi yürekli ve en sabırlı kadını için.”
Sonra herkesin içinde eğilip beni öptü.
İşte o an, içimde bir şeylerin gerçekten yoluna gireceğine inandım.
Ama sonrasında yaşananları kimse tahmin edemezdi. Ben bile.
Aradan tam bir yıl geçti. Neredeyse günü gününe.
Yılbaşını yine kendi evimizde karşılıyorduk. Aynı salon, aynı pencere, aynı canlı çam ağacı… Fakat bu kez ağacın dallarında marketten alınmış süslerden çok, Ali’yle birlikte yaptığımız küçük hatıralar asılıydı. Tuz hamurundan kesip altın rengine boyadığımız yıldızlar, minicik örgü kardan adamlar, kurdeleye geçirilmiş boncuklar… Evin içi mandalina, çam kokusu ve benim elmalı tarçınlı kekimin kokusuyla doluydu. Hani bir zamanlar Emine’nin “fazla basit” bulduğu o kek.
Saat altıya doğru geldi. Zili çalmadan kapıyı açtığımızda karşımızdaydı. Bu defa yanında ne alışılmış sitemleri vardı ne de laf arasında batıracağı iğneler. Bir elinde büyükçe, özenle hazırlanmış bir çikolata kutusu, diğer elinde ise gümüş rengi kurdeleyle bağlanmış küçük bir paket tutuyordu.
“Bu sizin için,” dedi ve paketi Mehmet’e değil, doğrudan bana uzattı. Bunu ilk kez yapıyordu. “Kendim işledim. Sofraya serersiniz diye düşündüm. Güzel dursun.”
Paketi açtım. Bembeyaz bir örtüydü. Kenarlarına ince ince güller işlenmişti. Köşesinde minicik iki harf vardı: A ve M. Ayşe ile Mehmet. Benim adım önce yazılmıştı.
“Teşekkür ederim Emine Hanım,” dedim.
Sesim titremedi. Çünkü artık titremesine gerek kalmamıştı. O bir yıl içinde, biz konuşmayı öğrenmiştik; kırmadan, ezilmeden, korkmadan.
Emine başıyla hafifçe onayladı. Paltosunu çıkardı, askıya kendi astı. Eskiden olsa ben koşup yardım etmediğim için yüzü asılırdı. Bu kez beklemedi bile. Doğruca mutfağa geçti, ocağın üstündeki çaydanlığa baktı.
“Salatanın kalanını ben doğrayabilir miyim?” diye sordu arkasını dönmeden. “Elim alışkındır, çabuk bitiririm.”
“Elbette,” dedim.
Ve ilk kez ardından “nasıl isterseniz” diye eklemedim.
Kesme tahtasının başında yan yana durduk. O salatalıkları incecik, neredeyse ışık geçirecek kadar düzgün halkalar hâlinde kesiyordu. Ben de haşlanmış yumurtaları soyuyordum. Aramızda sessizlik vardı ama bu defaki suskunluk boğucu değildi. Sıradan, huzurlu bir sessizlikti. Birbirini uzun zamandır tanıyan ve her an kendini ispatlamak zorunda olmayan insanların sessizliği gibi.
Bir süre sonra Emine bıçağı durdurmadan, gözlerini tahtadan ayırmadan konuştu.
“Ayşe,” dedi usulca, “o gün… geçen yıl… hâlâ hatırladıkça utanıyorum.”
