Elimdeki soyulmuş yumurtayı usulca kâsenin içine bıraktım.
“Ben de o günü defalarca düşündüm,” dedim açık yüreklilikle. “Üstelik artık şunu da kabul ediyorum… Benim de hatam vardı. İnsan sürekli susarak hiçbir şeyi çözemiyor. Canımın yandığını daha önce söylemeliydim.”
Emine başını ağır ağır salladı. Sonra bıçağı tezgâhın kenarına bıraktı, bütün bedeniyle bana döndü.
“Ben sanıyordum ki,” dedi, sesi alçak ve yorgundu, “sert davranırsam, senden hep daha fazlasını istersem sen de toparlanırsın. Daha güçlü olursun. Bir zamanlar benim olmak zorunda kaldığım gibi… Ama sonunda ne oldu biliyor musun? Ben seni güçlendirmedim, her gün biraz daha kırdım.”
Sesindeki o alıştığım keskinlik yoktu artık. Sanki içindeki demir erimiş, geriye yalnızca yorgunluk kalmıştı. Bir de pişmanlığa benzeyen, insanın içine dokunan bir şey.
“Siz iyi olsun istediniz,” dedim. “Bunu şimdi daha iyi anlıyorum.”
“Hayır,” diye karşı çıktı, başını hafifçe iki yana sallayarak. “Ben çoğu zaman bana kolay geleni istedim. İkisinin aynı şey olmadığını geç öğrendim.”
Bir süre yine sustuk. Bu kez suskunluk aramıza duvar örmüyordu. Çaydanlığın altındaki su kaynamış, mutfağa ince bir buğu yayılmıştı. Camın ötesinde iri iri kar taneleri süzülüyordu; yılbaşı gecelerine yakışan, yumuşacık, beyaz bir kar.
Derken Emine’nin yüzünde küçük bir tebessüm belirdi.
“Hatırlıyor musun,” dedi, “geçen yıl Ali tavşan kostümüyle masanın altına girip benim ayakkabılarımın üstünde uyuyakalmıştı.”
Ben de gülümsedim.
“Hatırlamaz mıyım? Siz de onu kucağınıza alıp odasına taşımıştınız. Hâlâ anlatır; ‘babaanne sıcacıktı’ diyor.”
Emine mahcup olmuş gibi gözlerini kaçırdı.
“O gece düşündüm,” dedi usulca. “Keşke zamanında ben de annenle böyle sıcak olabilseydim. Belki onca yılın yükünü sonradan düzeltmeye çalışmak zorunda kalmazdım.”
Hiç hesap etmeden ona sarıldım. Sebepsiz, hazırlıksız, sadece içimden geldiği için. Önce olduğu yerde kaskatı kesildi; beklenmedik bir yakınlık gördüğünde hep böyle olurdu. Sonra, yavaşça kollarını kaldırdı ve o da bana sarıldı. Öyle dikkatliydi ki, sanki fazla sıkarsa bir şeyleri incitecekmiş gibi.
Tam o sırada Mehmet mutfağın kapısında belirdi. Bizi öyle görünce eşikte durdu. Yüzüne sessiz, içten bir gülümseme yayıldı.
“Eee,” dedi yumuşak bir sesle, “benim hanımlar barıştı mı?”
“Barıştık,” dedim.
“Çoktan,” diye ekledi Emine. Ardından, uzun zamandır ilk kez, içinden gelerek güldü. Kırgınlık taşımayan, gerçek bir gülüştü bu.
Gece yarısında üçümüz balkondaydık: Mehmet, ben ve Emine. Ali çoktan uyumuştu; gün boyu koşuşturmanın ve yediği tatlıların yorgunluğu onu erkenden devirmişti. Şehrin üzerinde havai fişeklerin uğultusu dolaşıyor, gökyüzü altın sarısı ve kızıl ışıklarla açılıp kapanıyordu.
Elimde nar şerbeti dolu bardağı tutarak sordum:
“Neye içelim?”
Mehmet annesine baktı. Emine de önce ona, sonra bana çevirdi gözlerini.
“Şuna,” dedi ağır ağır. “Bazen insan en uç noktaya kadar gitmeden yanında duranları ne kadar sevdiğini anlayamıyor. Ve onları kaybetmenin ne kadar korkutucu olduğunu…”
Bardaklarımızı hafifçe tokuşturduk. Büyük laflar etmeden, gürültüye karışmadan.
Sonra Emine cebinden küçük bir zarf çıkardı ve bana uzattı.
“Bu senin için, Ayşe,” dedi. “Doğum günün içindi. Biraz gecikti ama… geç olması hiç olmamasından iyidir.”
Zarfın içinde bir anahtar vardı. Sıradan bir ev anahtarı. Yanında da küçük bir kâğıda yazılmış bir adres.
“Bu ne?” diye sordum, anlamaya çalışarak.
“Yakında bir daire,” dedi çekinerek. “İki odalı. Satın aldım. Ali’ye daha yakın olmak için… ama sizin kendi düzeninize de karışmadan. Ne zaman isterseniz gelirsiniz. Ben de artık kapıyı çalmadan içeri girmem. Önce sorarım, uygun mu diye.”
Ona baktım. Bir zamanlar bana taş gibi gelen bu kadına… Ve o an anladım: değişmişti. Bir anda değil, bütünüyle de değil belki. Ama değişmişti.
“Allah razı olsun,” diyebildim yalnızca. Sonra yeniden sarıldım ona. Bu defa içimde hiçbir korku yoktu.
Mehmet de kollarını açıp ikimizi birden sardı. Yeni yılın ışıkları altında, üç yetişkin insan öylece kaldık. Havai fişeklerin sesi dinene, kar balkonun demirlerine beyaz, yumuşak bir örtü gibi serilene kadar.
Ardından içeri, evin sıcaklığına döndük. Çay demledik, benim yaptığım elmalı kekten yedik. Emine tarifi özellikle istedi; eski, kenarları yıpranmış defterini çıkarıp ince ve düzgün yazısıyla tek tek not aldı. Gece yarısını çoktan geçmiş, saat neredeyse üçe yaklaşmıştı. Giderken kapının önünde durup bana döndü.
“Ayşe,” dedi, “yarın gelebilir miyim? Akıtma yapacağım. Hamurunu akşamdan hazırlayacağım, senin öğrettiğin gibi.”
“Gelin,” dedim gülümseyerek. “Kapı açık olacak.”
Başını salladı ve çıktı. Mehmet’le ben ise mutfakta uzun süre el ele oturduk. Konuşmadık. Çünkü bazen sessizlik, insanın söyleyebileceği bütün sözlerden daha fazlasını anlatır.
Ocak ayının ilk sabahında Ali koşa koşa yatak odamıza daldı, kendini yatağın üstüne attı ve sevinçle bağırdı:
“Babaanne aradı! Akıtmalar pişiyormuş! Hep birlikte gelecekmişiz! Babam için de pekmez almış!”
Ve biz gittik. Hep birlikte. Emine’nin yeni evine… İçerisi hamur, vanilya ve insana tuhaf biçimde yuva hissi veren bir kokuyla doluydu.
O sabah şunu anladım: Bazen en büyük değişimler, tam zamanında söylenmiş tek bir “affet” kelimesiyle başlar. Bazen de bir masanın üzerinden uzatılan tek bir anahtarla.
Hayat ise devam eder. Eskisinden bambaşka bir yola girerek… Ama bu kez olması gerektiği gibi.
