Ayşe’nin sesi alçaktı; buna rağmen salondaki herkes onu açık seçik duydu.
— Kopyalar vergi dairesinde, — dedi sakince. — Bir nüshası da avukatımda. Garajlar, arsa, nakliye sahası… Hepsi benim üzerime kayıtlı. Sen, Mehmet, yalnızca yönetici sıfatıyla oradaydın. Artık o da bitti. Krediler senin. Borçlar senin. İş ise ailede kalacak. Benim ailemde.
Yerinden kalktı, Mehmet’e doğru birkaç adım attı. Mehmet istemsizce geri çekildi.
— Hiçbir şeyi fark etmediğimi mi sandın? — Ayşe’nin sesi hâlâ yumuşaktı; fakat her kelimesi Mehmet’in yüzüne inen tokat gibiydi. — Altı aydır senin kurduğun hesabı seyrediyorum. Ben işteyken o kızı benim evime nasıl getirdiğini, onunla oturup benim kaç para ettiğimi nasıl konuştuğunu dinledim. Bunca zaman sustum. Çünkü delil topluyordum. Çünkü bu günü seçeceğini biliyordum. Yıl dönümümüzü… Beni herkesin önünde küçük düşürmek, ne kadar güçlü olduğunu göstermek isteyeceğini biliyordum.
Mehmet dudaklarını araladı; ama boğazından tek bir ses bile çıkmadı.
— Şimdi defol git, — dedi Ayşe. — Bu salondan da hayatımdan da. Elif’e de söyle: Nakliye tesisinde artık ona iş yok.
Mehmet kapıya doğru hamle yaptı. Fakat Hasan birden önüne dikildi. Ne bağırdı ne de elini kaldırdı. Sadece yerinde durup Mehmet’in gözlerinin içine baktı. Mehmet’in yumrukları bir an sıkıldı, sonra başı önüne düştü. Hızla kapıya yöneldi. Arkasından ıslıklar yükseldi. Birisi yüksek sesle, “Yazıklar olsun!” diye bağırdı. Kapı sertçe kapanınca salondaki sessizlik de parçalandı.
Davetliler kıpırdanmaya başladı. Önce fısıltılar duyuldu, ardından sesler çoğaldı. Biri gelip Ayşe’nin elini tuttu. Kadınlar etrafını sardı, aynı anda konuşmaya başladılar. Ayşe onların sözlerini yarım yamalak işitiyordu. Gözleri masanın üzerinde duran yüzüğe takılı kalmıştı. Küçücük, kenarları aşınmış bir halkaydı. On beş yıl parmağında taşımıştı; meğer hiçbir anlamı yokmuş.
Hasan yanına geldi, kolunu kızının omuzlarına doladı.
— Affet beni kızım, — dedi çatallanmış bir sesle. — Onu senin hayatına ben soktum.
— Sen bana iyilik yapmak istedin baba, — diye karşılık verdi Ayşe. — Onun böyle biri çıkması senin suçun değil.
— Yine de hakkını helal et.
Ayşe babasına yaslandı. O ana kadar ne kadar yorulduğunu fark etmemişti. Bütün akşam dişlerini nasıl sıktığını, omuzlarının nasıl taş kesildiğini yeni yeni hissediyordu. Ama gözünden yaş gelmedi. İçinde yalnızca büyük bir boşluk ve tuhaf, hafifletici bir ferahlık vardı.
— İstersen seni eve götüreyim, — dedi Hasan.
Ayşe başını iki yana salladı.
— Hayır. Burada kalacağım. Herkes görsün. Kaçmadığımı, saklanmadığımı bilsinler.
Babası sessizce başını eğdi, kızının elini sıkıp yanında durdu.
Bir süre sonra misafirler dağılmaya başladı. Bazıları uğrayıp geçmiş olsun dedi, kimi destek veren birkaç söz fısıldadı. Ayşe hepsine sakin bir tebessümle karşılık verdi, teşekkür etti. Salon neredeyse boşaldığında, Mehmet’in iş yaptığı ortaklardan birinin eşi olan Fatma usulca yanına yaklaştı.
— Ayşe, sana bir şey sorabilir miyim? — dedi alçak sesle.
— Tabii, sor.
— Sen aslında uzun zamandır biliyordun, değil mi? Elif’i de… Kredileri de… Peki neden daha önce çekip gitmedin?
Ayşe başını kaldırıp ona baktı. Fatma’nın gözlerinde yalnızca merak yoktu; gergin, bekleyen bir ifade de vardı. Sanki cevabı kendisi için değil de başka bir hayatın kapısını aralamak için soruyordu.
— Çünkü daha önce gitseydim, para da itibar da onda kalacaktı, — dedi Ayşe duru bir sesle. — Ben ise elim boş, üstüne bir de “kendi hatasıydı” dedikodularıyla ortada kalacaktım. Onun her şeyi kendi eliyle ortaya dökeceği anı bekledim. Herkesin içinde. Kimsenin kimin ne olduğunu tartışamayacağı şekilde.
Fatma ağır ağır başını salladı. Birkaç saniye sustu.
— Aferin sana, — dedi sonra. — Ben de on beş yıldır kendi kocama katlanıyorum. Gitmeye de korkuyorum.
Ayşe ona dikkatle baktı.
— Delil topluyor musunuz?
Fatma’nın dudağında acı bir gülümseme belirdi.
— Bundan sonra başlayacağım.
Ayşe’nin elini sıktı ve salondan çıktı. Ayşe ise yeniden masadaki yüzüğe baktı. Sonra elini uzatıp onu aldı.
